BURHANEDDİN KANLIOĞLU - GELECEK, FELSEFE VE MERHAMET

Geleceğin felsefesi üzerine düşünmeye, bir şeyler söylemeye, yorumlamaya başlamak için geleceğe en yakın zaman dilimi olan ‘an’ üzerine bir üst bakış gerçekleştirerek başlamak ‘doğru saptamaya’ ulaşmak için en yerinde başlangıç noktası gibi görünüyor. Çünkü ‘an’ üzerine her düşünümüz, hemen ardına zaman yolculuğunda ‘geleceğin ta kendisi’ olmaktadır. (eylem, iradeye göre ‘gelecektir’)

Gelecek üzerine ve dolayısıyla an üzerine konuşabilmemiz, özellikle felsefenin anını yakalayabilmemiz ve anlayabilmemiz içinse felsefenin tarihsel serüveni üzerinde ufak bir gözlem sunmanın verimli olacağını düşünmekteyim.

Felsefenin kadim zamanlarından günümüze, tarihsel olarak belirli zaman dilimlerinde ortak felsefi tavır yahut ilgi açığa çıkar. Bazı zaman dilimlerinde örneğin orta çağda metafizik uğraş ön plana çıkmışken, tarihsel süreç içerisinde kimi zaman epistemoloji, ahlak, siyaset, bilim gibi ‘felsefi türler’ ön plana çıkmışlardır. 

Bu süreç içerisinde felsefenin tavrı/uğraş-fikir alanı, bir nevi zamanının pratik veya manevi anlamda ihtiyacı yahut fikri eğilimi üzerine olduğu muhakkaktır. 

Özellikle aydınlanma süreciyle ve sonuçlarıyla oluşan sosyal yapı ve statükolarla birlikte, felsefenin bu zaman sürecinde çağın gelişmelerine paralel olarak çok daha liberal, olgucu, ‘eşya[1] eksenli bir tavrın etkisinde gerçekleşmesi söz konusudur. Bu gelişen tavır modern zamanlara, post modern zamanlara ve hatta artık neo post modern zamanlara ya yıpranmadan gelebilmiş yahut kalıntılarını miras bırakmıştır. 

Buradan hareketle; kadim zamanlardan günümüze kadar ki gelen kültürel, felsefi birikimi ve ‘an’ın bütün şartlarını göz önünde bulundurarak, geleceğin felsefesinin birazdan daha ayrıntılı bir şekilde ifade edeceğim üzere bir ‘Değer Felsefesi’ olması gerektiğini kanaatindeyim. 

Değerin Serüveni, Niçin Değer Felsefesi?[2]

Değer kavramı insanın dünyayı anlamaya, anlamlandırmaya, sorgulamaya çalıştığı ilk andan bu yana ortaya çıkmış bir kavramdır. Bu yönüyle ilk insandan bu yana var olan klasik kavramlar arasında rahatlıkla sayılabilir. Felsefece ‘değer’ kavramına yaklaşmaya ve incelemeye başlarken klasikleşmiş bir tavır sergilersek, yunan geleneğinde bir ‘değer’ biçmenin sonucu olan Platon’un varlık hiyerarşisini buna örnek gösterebiliriz. Bu varlık hiyerarşisinde en yukarda yani en değerli olanda iyi yahut tanrı, en aşağısında ise tabiat yahut madde vardır. 

Ortaçağda da değer adına durum pek farklı değildir. Değere biçilen ‘değer’ artmış ve “varlık değerle doğmuştur” denilebilecek derecede bir anlayış hakimleşmiştir. 

Aydınlanma ile girilen empirik süreçte ise değerin varlığın kendinde doğasında değil, insanın psişik doğasında bulunan öznel ve değişken bir kavram olarak ele alınışından bahsedebiliriz[3].(D. Hume, Kant vs.) 

Bu tarihsel süreçten hareketle değerin kavramsal anlamda önemsizleştirildiği ve felsefece bu tavra aksi bir şekilde ‘değer felsefesinin’ disiplin oluşu hemen hemen aynı tarihlere denk gelmektedir. 

Özellikle Lotze’nin çabası, Sheler ve N. Hartman gibi filozofların çalışmalarıyla değer hususuyla ahlak felsefesinin bir argümanı olarak değil başlı başına bir inceleme alanı olarak doğmuştur. 

Açıkçası niyetim, değerin tarihsel süreci ve işlenişi üzerinde durmak olmadığından, malumat ve tarih kısmını çabucak geçerek ‘değerin’ kendinde ‘değerini’ sorgulamak, atıfta bulunmak ve hangi değere yönelmek gerektiği üzerinde durmak isterim. 

Bildirimin başında da belirttiğim gibi gelecek için ‘an’ üzerinde durmak ve ‘an’ üzerine ciddi bir tahlil gerçekleştirmek elzemdir.

Modern zamanlar(modern zamanlardan; sanayi inkılabı ve sömürü düzeninin başlamasından günümüze kadar gelen süre ve süreci kast etmekteyim), hırslı toplumları beraberinde getirdi. Eylemler birer salt, analitik, normlar haline geldi. Dolayısıyla bir ahlaki tavır söz konusu olsa da bu tavır salt bir şekilde normatifleşti. Eylemleri anlamlandıran ve altını dolduran ‘değerler’ git gide yitikleştirildi. Oysa değerin ‘iyi’yi isteme[4] yolculuğunda ‘erdemin’ gerçekleşmesi gerekirken karşımıza kutsalsız, değersiz, materyalist, sermaye ve çıkar hırslı aynılaştırılmış yığınlar peyda oldu. Tam da bu aşamada bir refleksiyon[5] gerçekleştirdiğimizde, geleceğin yeniden bir değer kaygısına düşmesi, bu yolda ilerlemesi ve ulaşılan bu değerin bireylerde erdemleşerek ete kemiğe bürünmesi gerektiği kanaatine varabiliriz. Bu değer yolculuğunda ‘değer’ için yeni bir çabaya girişmek yerine, bir varoluş özümüz ve en kadim ‘insanlık’ değerimiz olan ‘merhamet’e acilen yönelmemiz gerektiği kanaatindeyim. 

Niçin Ve Neden Merhamet?

Dünyanın bu denli kirli para, sermaye ve masum insanların kanlarının kokusuyla parfümlendiği bir ortamda gelecek adına merhamet değil de başka ne istenebilir?

Esasen bu kısa ve özetleyici cevap üzerine pek bir şey söylemeye gerek olmasa da biz niçin “Merhamet” değerini kendimize başlangıç ve öz noktası belirlememiz gerektiğini sistematik bir şekilde açıklamaya çalışalım.

Arapça bir kavram olarak Merhametin etimolojisini incelediğimizde ‘rahm’ kökünden türeyen rahim, rahman, rahmet gibi kavramlar-sözcüklerle kökteş ve anlamdaş olduğunu görürüz. Yani ana rahmi dediğimiz şey merhametin başlangıç yeridir. Sadece bu yönden hareketle bile merhamet insanın varoluş özüdür iddiamızda bir noksanlık yoktur.

Hemen hemen bütün kadim geleneklerde, dini, edebi, felsefi tavırlarda ‘merhamet’in her insanda bir şekilde var olduğuna dair atıflar bulunur. Birbirleri aralarında inanç ve tefekkür bağlamında hiçbir ortak nokta bulunmayan gelenekler dahi merhameti isteme ve merhameti var etme yahut devam ettirebilmede, ortak bir tavır sergilerler. Bu yönüyle de merhamet en mühim evrensel değerlerden birisidir. 

Bu bahsi ayrıntılandırırsak;

Dünyanın erişebildiğimiz ilk yazınsal eseri olan ‘Gılgameş Destanı’nın erdem teması merhametliliktir. Hemen hemen bütün semavi dinler, Çin ve Hint dünyasındaki mistik anlayışlar da dahil olmak üzere Tanrı’nın en önemli vasfı cezalandırıcı bir hakim olmasından çok önce merhamet sahibi olmasıdır. İslamiyet’te Allah, rahman ve rahim olandır ve hatta kuran-ı kerim ‘Rahman ve Rahim olan Allah’ın Adıyla’ [6]diyerek başlar. Hinduizm’in en temel iki prensibinden birisi olan ‘Karuna’ merhametin ta kendisidir ve bütün Budist mezheplerin ortak prensibidir. Hristiyanlıkta ise incilin birçok yerinde merhametlilik emredilmiştir. 

İnanç bağlamında merhametin önemi ve evrenselliği hususundaki malumatları çok daha fazla uzatmadan düşünce, felsefe, hikmet geleneğinde merhametin yerinden bahsetmek isterim. 

Tasavvufi hikmet geleneğinin belki de en büyük şahsı İbn-ül Arabi, Fütühat-ı Mekkiye’de “…. Herkes merhamet sahibidir, bir kısmı hemen, bir kısmı sonra rahmete ulaşır’[7] diyerek inanan yahut inanmayan gibi bir ayırdım yapmadan, merhametin herkeste var olduğunu belirtmiştir. 

Yine Ahmed er-Rifai, rahmet ve merhamet için arifin(bilgenin)rabbin katına yükselmesidir der. Yani merhamete yüklenen ‘değer’ öyle bir reddeye ulaşmıştır ki merhametlilik sayesinde, Tanrı’nın katına erişmek mümkündür.

Yusuf Has Hacib, kadim bir siyaset felsefesi kitabı olan Kutadgu Bilig’nde hükümdara şu öğütleri verir; “ – merhametli insanı akıl çok övdü, merhametli kimse, insan için azizdir. – Merhametli birini bulursan, bağrına bas; bilgi ve akıl bana öyle dedi”[8] bu merhamet üzerine duruşu çok açık bir şekilde ifade edilen telkinde, özellikle merhamet üzerine öğüt verenin bilgi ve akıl olmasıysa çok manidardır. 

j.j. Rousseau “merhamet doğal bir duygudur, her bireyin kendisine karşı duyduğu sevginin faaliyetini hafifletip yumuşatarak, bütün türün, karşılıklı olarak kendini muhafazasına yardım eder. Bizi acı çektiğini gördüklerimizin yardımına düşünmeden koşturan bu duygudur…”[9] diyerek devam ettiği ve “İnsanlar Arasındaki Eşitsizliğin Kaynağı” adlı kitabında yaklaşık bir sayfa methiyeler düzülen değer; merhamettir.

Schopenhauer’ı biz her ne kadar karamsar, hüsnü-zandan uzak bir kimse olarak tanısak da merhamet üzerine yazdığı başlı başına bir kitap bulunmaktadır[10]. Schopenhauer bu kitabında dünyanın bütün karamsarlıklarına, olumsuzluklarına ve kötü gidişatına karşıt yegane aksi şeyin ve çözümün merhamet olduğunu söylemektedir. Yani merhamet Schopenhauer’ın gibi bir pesimisti dahi dünyanın gidişatı için umutlandıracak tek değerdir.[11]

Dostoyevski’nin klasik bir merhamet romancısı olduğu söylenir. Bu yargı, Dostoyevski gibi birisi için yavan bir tespit olsa da yerindedir. Her birimiz suç ve cezayı okurken şartlar romanda ne olursa olsun, aşağı yukarı bütün karakterlere merhamet gösteririz. Ki Dostoyevski merhamet için budala romanında; “ merhamet, insan varoluşunun temel ve belki de yegâne ilkesi” olarak söz etmiştir.

Çok daha ayrıntılı bir şekilde, çok daha fazla örnekleyebileceğimiz bütün bu dini, felsefi, edebi, kültürel birikimin tanıklığıyla ve bir fiil yaşayarak görürüz ki merhamet, bütün insanlıkta var olan apriori bir değerdir. Mühim olan bu değeri açığa çıkarmaktır. Eylemlerimizin ve kavrayışlarımızın merkezine merhameti koyabilmektir. Ancak bu şekilde sadece ahlaki anlamda bir evrensel duruş değil, hayata dair tümel bir bakış sergileyebilmek mümkündür. 

Günümüzde özellikle iktisadi anlayışımız/felsefemiz başta olmak üzere, merhamet merkezli bir ahlaki ve siyasi tavır takınmak gerekir. Bütün dünyanın acilen özünde/mayasında bulunan merhamete dönmesi ve onu açığa çıkarması gerekmektedir. Dünyanın gidişatı bizlerin nefes aralıklarını git gide tıkarken; insanın, insan olmak bakımından, insanlığını, en iyi şekilde ortaya koyacağı değere, yani merhamete dönmesi gerekmektedir. Merhamet, ‘an’ın hemen ardına bütün dünyanın bir Zeitgeist’ı[12] haline dönüşmelidir. Görünen o ki ancak bu şekilde hırs, sermaye ve kan odaklarından sıyrılmak mümkündür. Gelecek için barut kokan fikirler değil, merhamet kokan fikirlere ihtiyaç vardır. Bu yönüyle de geleceğin felsefesinin ana dayanak noktası, merhamet olmak durumundadır.

Merhamet toplumlarına doğru

Değerlere dönüş ve merhameti tekrardan keşif sürecinde, bir diğer önemli kavram erdemdir. Erdemi, değerin bireyde içselleşerek, işlerlik kazanması olarak görenlerdenim.[13]Bu yönüyle bir değer olarak merhametin, erdemleşmiş ve açığa çıkartılmış serüvenin sonucu ‘merhametliliktir’. Merhamet toplumları olma sürecinde birey, kendi iç dünyasındaki keşfin sonucu olarak ortaya koyduğu koşulsuz, şartsız merhametle birlikte, toplumda ‘merhametlilik’ bir erdem olarak kendisini var etmelidir. Bu süreçte, örneğin iktisadi anlayışımızda, hırs yerine merhameti koyan birey ya da toplum, elbette ki bir sermaye toplumu olamayacaktır. Hatta materyal anlamında, kapital bir topluma nazaran çok daha madden yoksun bir yapı açığa çıkacağı aşikardır. İşte tam da bu noktada, maddeden yoksun birey yahut toplum, bu yoksunluğundan gocunmadığı, aksine bunu bir ‘değerli’ kazanç olarak gördüğü evrede, erdem ve varoluş özüne uygun birey ve toplumlar açığa çıkacaktır. Beklenen, özlenen, istenilen, toplum yapısı budur. Bu merhamet yolu serüveninin; bireylerden topluma, toplumdan toplumlara şeklinde zincirleme bir şekilde gerçekleşmesi beklenir. Bu temenni sadece bireyde kalsa dahi birey kaybetmiş sayılmaz. Merhameti kendinde açığa çıkarmış birey, dünya üzerinde insani anlamda kendi nefes aralıklarını açmış/kurtarmış sayılır ki şu evrede bu bile büyük bir kazançtır. 

Merhamet Toplumunun Medeniyetleşme Süreci

Bireyden topluma geçecek olan bu tümel merhamet sürecinin kadimleşebilmesi, medeniyetleşmeyle mümkün olacaktır. Medeniyetleşme evresinin iki ‘değer’ ayağı vardır ve merhametin yanında gerekli olan ikinci önemli prensip değer; adalettir.

Medeniyet, merhamet ve adalet birlikteliğiyle açığa çıkar. Adaleti yanına alan merhamet, modern zamanların noksanlıklarını giderecek ve Modern zamanlarda yitikleştirilmiş ‘medeniyet’ kavramının dirilişini yeniden gerçekleştireceklerdir.

Merhamet ve adalet prensibiyle inşa edilmiş medeniyetler, ruh açığa çıkaracak ve bir gün şeklen yok olsalar dahi bu ruhla kadimleşeceklerdir. Mühim olan bu merhamet ve adaletle harmanlanmış ve yaşarken kadimleşebilmiş ruhu canlı tutabilmektir. 

Sonuç Yerine 

Sunumunun başından bu tarafa ‘an’dan başlayarak belirli bir hiza çerçevesinde geleceğin felsefesi için değer felsefesini ve bu felsefenin dayanak noktası olması gereken merhameti anlatmaya gayret gösterdim. Son kertede geleceğin bilme değil bir tahmin edebilmenin sınırları çerçevesinde olabileceğini de hesaba katarak iktisadi, ahlaki ve siyasi felsefede merhamet merkezli bir evrensel duruş sergileyen sistem çabasından ve önerisinden bahsedebildim. Elbette ki bütün bu bahisler üzerine sayfalarca yazabilmek ve süresiz konuşabilmek mümkündür. Bütün bu süreçte esas olan ‘insanlık’ değerine yakışanı açığa çıkarabilmektir. Ve görülen o ki merhamet bizlerde içkin bir şekilde var olan insanlık merkezimizdir. Mühim olan dış dünyadaki çirkin eşya ve hadiseler topluğuna bu merkeziyetçilikle duruş sergileyebilmek, karşı durabilmek ve merhametle ‘değerli’ olanı yerine koyabilmektir. 



KAYNAKÇA:


- İbn Arabi, Fütuhat- ı Mekkiye, 14. Cilt, 392. Bölüm, Litera Yayıncılık, Çev: Ekrem Demirli

- Kadı Beyzavi, Beyzavi Tefsiri, Çev: Abdülvehhab Özütürk, Karaman Yayınları, İstanbul-2011

-Ahmed er-Rifai, Onların Alemi, Çev: Meral Şentürk, Hatice Şekerci, Altınoluk Yayınları, İstanbul/2011

- Yusuf Has Hacip, Kutadgu Bilig, Çev: Reşid Rahmeti Arat, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara-2003

- Schopenhauer, Merhamet, Çev: Zekai Kocatürk, Dergah Yayınları, İstanbul-2009

- J.-J. Rousseau, İnsanlar Arasındaki Eşitsizliğin Kaynağı, Çev: R. Nuri İleri, Say Yayınları, İstanbul-2009

- Kamus-i Türki, Şemseddin Sami, Çağrı Yayınları, İstanbul-2004

- Doğan ÖZLEM, Kavramlar ve Tarihleri-1, İnkılap Yayınları, İstanbul-2002

- Ali Osman Gündoğan, Değer Sorunu ve Erdem

- Aysu Uygur, Şevkat Evrime İyi Gelir, Ntv Bilim Dergisi, 2009 Mart Sayısı,

- Ahmet Cevizci, Paradigma Felsefe Sözlüğü, Paradigma Yayınları, İstanbul-2010

- A. Esra Yalazan, ‘Gılgamış Destanı’ndan bugüne merhametle iyileştiren kelimeler, Taraf Gazetesi, Kameriye Kısmı, 30 Ekim 2010, 

DİPNOTLAR:
[1] Dünya’ya meta ve sermaye gözüyle bakış kastedilmektedir. 
[2] Bu Bahiste genel anlamda, Doğan ÖZLEM’in, Kavramlar ve Tarihleri-1 kitabı, Ali Osman Gündoğan’ın değer erdem ilişkisi makalesi ve Ahmet Cevizci’nin paradigma sözlüğünde ki ilgili kişi ve kavramların maddelerinden yararlanılmıştır. 
[3] Doğan ÖZLEM, Kavramlar ve Tarihleri-1, inkılap yayınları, değer bahsi, yıl: 2002 
[4] ‘İyi olan, iyiyi istemektir’: Kant 
[5] Gelenekteki kullanımıyla: ‘Teemmül’ 
[6] Bismillahirrahmanirrahim 
[7] İbn Arabi, Fütuhat- ı Mekkiye, 14. Cilt, 392. Bölüm, Syf: 292, Litera Yayıncılık, Çev: Ekrem Demirli 
[8] Yusuf Has Hacip, Kutadgu Bilig, Beyit: 1946-1947 Çev: Reşid Rahmeti Arat, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara-2003 
[9] J.-J. Rousseau, İnsanlar Arasındaki Eşitsizliğin Kaynağı, Çev: R. Nuri İleri, Say Yayınları, İstanbul-2009 
[10] Schopenhauer, Merhamet, Çev: Zekai Kocatürk, Dergah Yayınları, İstanbul-2009 
[11] Bu konuda Nietzsche’den de bahsedilebilir. Fakat tercihen bahsedilmemiştir. 
[12] Gelenekte kullanımıyla: vakt-i merhun 
[13] Ali Osman Gündoğan, Hakan Poyraz, Doğan Özlem değer erdem ilişkisi yorumlarından etkilenilmiştir.

Müfîd Ne Demektir?

İfâde eden, meramı güzel anlatan. Mânalı, mânidâr. Faydalı, faydayı mucib olan. Mütâlâsından istifade olunan.