BURHANEDDİN KANLIOĞLU - SIR

Değerli hikmet severler;

Başlığımdan da anlaşılacağı gibi esasında “SIR” olan bir şeyi anlatmak, elbette ki çok güç bir mesele. Fakat ben bu “SIR” bahsini değerli öykücü Mustafa Kutlu’nun “SIR” adlı öyküsünden yola çıkarak sorgulayacağım.

Mustafa Kutlu’nun öyküsünün kısa özeti şöyledir;

Taşrada kendi yağında kavrulan bir çiftçi vardır. Samimi bir Müslüman, samimi bir ihvandır… İntisaplı olduğu Şeyh’in dergâhı da yaşadığı yerde, yani taşrada; yani köydedir…


Bu çiftçi bir yaz gecesi, gece yarısı tarlasını sulamadan döndüğünde, evinin önünde bekleyen şeyhini ve dergâhın ileri gelen ihvanlarını görür. Heyecanlanır. Şeyhini o gece evinde bir ekşi ayranla misafir eder. Şeyh, o gece bu çiftçi ile birebir görüşmek istediğini söyler. Çiftçi heyecanlanır… Şeyh çiftçiye öldükten sonra dergâhın başına onun geçeceğini söyler. Çiftçi şaşkındır “Nasıl olur?” der… “Ben kim? Postun başına geçmek kim?” şeyh sözünü fazla uzatmaz ve o gece çiftçiye “Bize böyle işaret olundu evladım.” demekle yetinir. Bu söz üzerine çiftçi diyecek bir şey bulamaz. Ve şeyh o gece beraberinde getirdiği dergâhın ileri gelen ihvanlarına durumu izah eder ve onlara da tembihler: “Benden sonra postun başına geçecek olan kişi bu kardeşinizdir.” ihvanlar efendilerinin sözlerinin üzerine söz söyleyemezler…

Bu geceden kısa bir süre sonra şeyh vefat eder ve işaret ettiği gibi dergâhın başına bu çiftçi geçer… Ve işte her şey tam da bu noktadan itibaren şekillenmeye başlar… Dergâh taşradadır. Bir köydedir. Küçüktür. Fakirdir. Ama muhabbetli bir dergâhtır. Kısa bir sürede bu dergâh ünlenir, misafirleri çoğalır, ihvan sayısı artar, sonra zengin ihvanlar çoğalır, derken; yeni şeyh kendini metropolde buluverir…

Zengin ihvanlar ve dergâhın ileri gelenlerinin baskısıyla dergâh metropole taşınmıştır. Köydeki kerpiç dergâh bir saray yavrusudur artık… Ayrıca dergâhın yanında ki şeyhin evi ise dillere destan bir durumdadır… Madden fakirlikten gelen şeyh, bir anda kendini paranın, hazzın, maddenin içinde buluverir… Artık hiçbir şey kendi iradesi-kontrolü çerçevesinde yürümüyordur.

Durum öyle bir çıkmaza girmiştir ki şeyhe birileri “paralarını nerede değerlendirebileceklerini” soruyor, hangi bankayla çalışmaları gerektiğini, faizi, zekâtı az vermenin yollarını ve daha bir sürü şey… Kitap tabiriyle “insanlar kazançlarının haram mı helal mi olduğunu değil de ne kadar fazla kazanabileceklerini” şeyhe soruyorlardı.

Kısacası şeyh artık bir “kent nesnesiydi…”

Ve artık öyle bir hale gelinmiştir ki dergâh ünlenmiş, bu ünlenmişlikle, kimi ihvanlar siyasi partilerin liste başlarını çeker olmuştu. Dolayısıyla dergâh, siyasi partilerin gözdesi konumuna gelmişti. Ve bir gün bir siyasi parti lideri, direkt olarak şeyhten destek talep etmek için bir gece şeyhi ziyarete gelecektir. Bu haber üzerine Dergâhta hummalı bir çalışma başlamıştır.

Şeyh bu hengâmenin içinde ilerleyerek odasına gitmiştir. Ve boy aynasında son geldiği hale bakıyordur.

Bu an için kitaptaki tabir aynen şöyledir:

“Boy aynasında kendimi gördüm

Sarıklı, cübbeli, sakallı, heybetli bir adam…

Lakin artık güngörmemekten olacak çehresi iyice beyazlaşmış, yanakları pembeleşmiş…

Ellerime baktım, tombul tombul olmuş…

Aynada bakarken kendime nasıl bir fütuhat olmuş ki kalbimin içini de görüverdim.

….

Cübbemi çıkardım, yavaşça sarığımı yere koydum. Tekkeden çıkıverdim…”

Bu olaydan sonrasında şeyh kayboluverdi… Yani tasavvufi manada şeyh “SIR OLDU”….

Değerli dostlar;

Şeyhin sır olmasının ardında ki neden ve nedenler öyküde özetlediğim gibi esasında çok açık… Amma lakin bu öyküyü bilip de sorular sormamak, özellikle kendimizi bireysel olarak sorgulamamak elde değil…

Öncelikle kabaca bir tasavvuf tanımı yaparsak; tasavvuf; İslam’ca doğru olan yaşamı, yaşamanın adıdır. Zaten tasavvufta amaç; insan-ı kâmil olmaktır…

Bu tanım ışığında ve öykü referans alındığında belli sorular ortaya çıkar…

Bunlar;

Bu kâmil olan insanlık kavramı; madde içindeyken, maddeyle beraberken, madde bir adım ötesindeyken mümkün olabilir mi?

Örneğin bir metre uzağınızda sermaye ve maddenin hazzı duruyorken, sen ne kadar tasavvufun öğütlediği kamili insan gibi kalabilirsin…?

Gökdelenlerin altında, asfalt yollarda, konforun gırla bulunabildiği bir ortamda, tokken ve artık madde adına elde edilmemiş hiçbir şey kalmamışken ve gün siyaseti gibi sistemin bütün kirini üzerinde barındırırken, kâmil insandan bahsedilebilir mi?

İslam’ca yaşama dediğimiz tasavvufla; hakkı aramayla; banka, kolej, dershane, televizyon, kısacası kapitalizm ve modernizm bağdaşır mı?

Bütün bunların bir arada olma olasılığı mümkün müdür?

Bütün bu durumlara ve sorulara benzer bir kıssa da büyük evliya İbrahim Ethem için anlatılır. Bilenler bilirler; İbrahim Ethem hükümdardır. Bir gün tahtında uyuyakalmıştır. Ve bu uyku anında damdan sesler geldiğini işitir. Bunun üzerine hiddetle tahtından kalkar ve bağırarak “Kimdir o? Bu ses de neyin nesi?” der…

Damda ki ses “devemi kaybettim de devemi arıyorum” der. Bunun üzerine İbrahim Ethem aynı hiddetle cevap verir “Damda deve aranır mı be adam? Devenin damda ne işi olur?” der. Bunun üzerine damda ki ses cevap verir “Madem damda deve aranmayacağını biliyorsun… Sen o tahtta-sarayda nasıl Allah’ı arıyorsun…”

Ve bu söz üzerine irkilen İbrahim Ethem her şeyi geride bırakarak bir anda “SIR OLUVERİR”… Efsanelere göre İbrahim Ethem o sırlı hayatında dervişliği yaşamaya başlar…

Peki, gün şartlarındaki bazı dini oluşumlar, benzeri şekilde yukarda ki gibi modernizm ve kapitalizm bataklığında hakkı arama iddiasında değiller mi?

İbrahim Ethem kıssası yukarda referans aldığım öyküyle aynı doğrultuda aslında… Buraya kadarki bahse bir virgül koyarsak ve tekrar metropoldeki şeyhimize dönecek olursak;

Karşılaşacağımız ilk soru: “Kent nesnesi” olma hali nasıl bir şeydir? Sorusudur…

Biraz bu soruyu irdelemek gerekir…

Kent nesnesi olma hali acıdır dostlar. Hele ki bu 21.yy şartlarında çok daha acı bir durumdur. Eğer ki derdiniz mutluluk ve huzursa, gün şartlarında bu mutluluğu ve huzuru satılığa çıkarmamak gerekir. Çünkü gün şartlarında her şey satılık durumdadır.

Değerlerin yerini madde ve maddesel haz almıştır.

Hiçbir şüpheye yer yok ki bu gün şartlarında artık her birimiz; iletişim araçlarının, popülerliğin, küreselliğin, o çirkin devasa gökdelenlerin, sanayinin, atıkların, kirli siyasi sistemlerin, savaşların ve bütün vahşi ölüm fikirlerinin ortağı durumundayız…

Ve bence artık gün şartlarında yetkin bir insan olmak mümkün değildir…

Bu durumlar ışığında Şeyh; bir yönüyle yanılmış bir yönüyle yanılmamıştır.

Şeyh yanılmıştır çünkü hayat, özellikle gün hayatı, madde ve türevleri üzerine kuruludur. Bu sistem çarkından kendimizi soyutlamak; daha doğru bir ifadeyle mutlak manada maddeden soyutlanmak mümkün değildir.

Şöyle düşünelim; dergâh eğer metropole taşınmasaydı ve köyde kalsaydı. Elbette bir gün yine o köyde ki dergâha, ister istemez Mercedes’iyle bir sermaye sahibi gelecek ve bu Mercedes’li sermaye sahibi; o yazarın bize tertemiz resmettiği, o masum köye ve o masum ihvanlara, o lanet olası Mercedes’in egzoz kokusunu koklatacaktı…

Şeyh yanılmadı çünkü madde ve türevleri adeta bir bataklıktı. Ve bu bataklıktan ancak keşfi keşfederek; yani sır-ül sırrı bilerek, yani ancak sır olunarak kurtulunabilirdi... Ve görüyoruz ki şeyh; keşif kapısını maddeden arınarak araladı…

Bir düşünsenize; eğer ki şeyh sır olmasaydı; zahiri manada sizce o modern bataklıktan kurulabilme imkanı var mıydı?

Yukarıda ki bıraktığımız virgülden devam edecek olursak; günümüzde tasavvufun yapısını deforme ederek; madde ve modernizeme entegre olmuş dini yapılar; din adına samimiyetten uzak ve bir fiil maddenin içine gömülmüş durumda A’raflarını yaşarlarken; bizlere çelişkilerle dolu sırıtık bir görüntü çizmektedirler. Eğer ki bu oluşumlar samimilerse; derhal İbrahim Ethem vari bir duruş sergilemeleri gerekmektedir. Kendi söylemleri üzerinden konuşacak olursak; Allah’ı aradıklarını iddia eden bu yapılar; bankalarının kar paylarında, kolejlerinde, televizyonlarında, sanayilerinin o atıklarında Allah’ı bulamayacaklardır. Samimi tasavvuf bize bunu açıkça göstermektedir.

Sonuç olarak; gün itibariyle dünya bize mutlak mutluluğu vadediyor ama bu mutluluğu bize vermekte çok aciz kalıyor…

Değerli dostlar; modernizm bir bataklıktır. O bataklıkta her bizimizin değerleri, fikirleri, arzuları ve hayalleri var. Ve eğer felsefece gerçeği keşfetmezsek, şeyh gibi takkemizi önümüze almazsak, o değerlerimiz modernizm bataklığında eriyip yok olacak.

Şeyh şuandan itibaren bizleri keşfe zorluyor dostlarım… Sırrı keşfetmeye…

Aslına bakarsak bulunduğumuz şu bataklıkta, bizlerin sırrı keşfetmesi imkânsız.

Beyazıt-ı Bestami’nin de dediği gibi

“Aramakla bulunmaz… Ama bulanlar arayanlardır…”

Müfîd Ne Demektir?

İfâde eden, meramı güzel anlatan. Mânalı, mânidâr. Faydalı, faydayı mucib olan. Mütâlâsından istifade olunan.