İSMET ÖZEL - ZOR ZAMANDA KONUŞMAK

islamiyetin büyük bir cemaat dini oluşunda ve çok sayıda insan tarafından benimsenmesinde bir monarkın, bir siyasî otoritenin belirleyici etkinliği yoktur. islâm yayılmasını müminlerin “küçük insanların” zaferleriyle gerçekleştirmiştir. [sy. 29]

bir insan soyut ve farazi bile olsa bir vatana sahip değilse o aklen malûldür. çünkü delilik kesin bir kayıtsızlıktır. bu yüzden aşırı ölçüde kayıt altına alınan insan bütün bu kayıtları reddederek delirebilir. [sy. 35]

… günümüzde sanatın faydası olsun isteniyor genellikle. bunu sanat önemli olduğu için değil, tam tersine sanatı önemsiz buldukları için istiyor birçokları. [sy.42]

düşmanına verecek bir şeyi olmayan kimse mutlaka kötü, haksız ve canice bir savaş yürütüyordur. [sy.45]

batılı düşünme biçimi yüzünden, güzelliğin kendisi ve güzelliğin sözü birbirinden kopartılabilmiştir. batı dünyası hayatındaki rezaleti düşüncesindeki şetaretle dengelemeye çalışmış hep. [sy.51]

içinde yaşadığımız medeniyet insanlık onurunun, insanın olumlu sayılabilecek bütün değerlerinin ayaklar altına alındığı, münasebetlerin mekanikleştiği, anlayış derinliğinin günden güne azaldığı, tabiatla olan münasebetlerin çarpıklaştığı, ihtirasların, nevrozların hastalıklı zihinlerin yayılmak, nüfuz etmek için çok geniş alanlar bulduğu, bir tarafta tatmin vasıtalarının azgınlık derecesine varmasına mukabil, aynı vasıtalara özlem çekenlerin mahrumiyetten kavruldukları her haysiyetli ve dürüst insanı bunaltacak, kuru, çorak bir medeniyettir. belki bütün medeniyetlerin duçar olduğu ruh çoraklığıdır bu. [sy. 75]

nükleer silâhlara bakalım: süper devletlerin elindeki bu kuvvetin ancak “haber” olarak değeri etkili olmaktadır. yani nükleer savaşı gördükten sonra ondan ders almak diye bir şey düşünemiyoruz. [sy. 97]

eskimoların bile çelik zıpkınlar kullandığı, siyah afrikalı köylülerin elinde danimarka malı çapaların bulunduğu zamanımızda batı medeniyeti dışında kalmak new york’ta ne kadar mümkünse çorum’da da o kadar mümkündür.[sy. 99]

önce kötü yaşadığımıza inandırdılar bizi. yoksul, işsiz, okulsuz, hastanesiz, yolsuz, elektriksiz yaşıyorsun ey zavallı insan diye seslendiler. inandık biz de berbat bir durumda olduğumuza. ver sorduk münadiye: ne yapalım? cevap verdi: daha iyi yaşamaya çalış! biz elimizden gelen hızla zengin, işli güçlü, okullu, hastaneli, yollu, elektrikli bir hayatı elde edebilmek için çalışmaya koyulduk. hiç sormadık: daha iyi bir hayatı ele geçirince ne olacak diye. sorsaydık, şöyle diyecekti: çok daha iyi bir hayatı kazanmaya çalış. sonra? daha fazla çok iyi hayata geç! zincir böyle sürüp gidecekti, gidiyor. “dünya hayatı bir oyundan, bir oyalanmadan başka bir şey değildir.” (en’am, 32) [sy.101]

biri bize kötü durumda olduğumuzu söylediğinde önce onun ne durumda olduğunu anlamak iyi olur. insan her zaman belli şartlar altındadır ve bu şartların “iyi” olarak vasıflandırıldığı dönemler pek nadirdir. [sy. 102]

yaşamak saçma ve anlamsız değildir, çünkü yaşamanın her adımı, her milimetresi ahirette karşılığı olan ve hayranlık verici zaman/mekân harikasıdır. [sy. 102]

modern endüstri ötesi toplumun iplerini ellerinde tutan çevrelerin, elektronik çağın hakim unsurlarının geniş halk yığınlarını bilgisiz, “cahil” bırakmaktan son derece korkacaklarını söyleyebiliriz. daha çok insan bilimin ve teknolojinin önemine inandırılmalı, daha çok insan aygıtların korunmasına, onların işletilmesi ve geliştirilmesi eylemine inandırılmalı, daha çok insan aygıtların korunmasına, onların işletilmesi geliştirilmesi eylemine katılmalı ki düzen işleyebilsin. [sy.105]

…dünyada olmalı, ama dünyadan olmamalı. [sy. 112]

tiyatrodan çıkmanın delirmekten başka yolu yok mu? var. tiyatrodan çıkmanın bir tek yolu var. o da “iman etmek”tir. iman etmek, varoluş güvenliğini allah’ta bulmak demektir. oluşunun teminatının allah’ta olduğuna emin olan insan soruların ve cevapların kuramsal ve kurgusal kayıtlar, sınırlar içinde bulunmadığını görebilir. tiyatroda olmak görmeye şartlanılmış bulunanı görmektir. oysa “olmak” görmenin manâsı içinde bulananı görmektir. [sy.117]

… müslümanların kendilerini bu sistem içinde en tercihe şayan alternatif olarak anlamaları ve dışa böyle görünmeye çabalamaları kadar inançlarına, fikriyatlarına ters düşen hiçbir husus yoktur. onların yapabilecekleri yalnızca sistemin dışında kalmaktan ibarettir. bu dışta kalma isteği öylesine potansiyel güçtür ki sistemin yürütücü ve savunucuları kendi sonlarının bu “karışamama” faaliyetiyle bağlantılı olduğunu iyi bilirler. [sy. 124]

at arabası ve dizel motorlu otomobil arasındaki fark bize bir evrimi, bir tekâmülü mü işaret eder, yoksa birbirinden çok farklı ve belki de kıyaslamasını yapmanın abes sayılacağı iki ayrı yapıyı, iki ayrı düşünme biçimini, iki ayrı yaşama yolunu mu ortaya koyar? [sy. 127]

eğer toplumu değiştirme konusunda batıl itikatlara yüz vermeyip doğrudan doğruya kendi sorumluluklarımıza dönebilmiş olsak, bugün plân ve program çerçevesinde gerçekleştirilmeye çalışılan birçok şey kendiliğinden ortaya çıkabilir. [sy. 130]

bir kültürde yoksulluğu artıran paylaşılacak şeylerin çokluğu, yoksulluğu şiddetlendiren ise paylaşmak isteyenlerin çokluğudur. üretim yoksulların sayısını artırır, eğitim yoksulluğun şiddetini. [sy. 134]

biraz düşünülünce belki keşfedilebilir ki bazı insanların açlığı gazlı fırınlar ve buzdolapları yüzünden, bazı insanların çıplaklığı dikiş makinaları ve çamaşır makinaları yüzündendir. [sy. 138]

bölünmüş paramparça bir dünyada yaşıyoruz. fakat bu dünyada herkes aynı şartların ağırlığı altında kıvranıyor. dünyada birbirine benzeyen fakat birbirinden sürekli uzaklaşan insanlar durmadan çoğalıyor. [sy. 147]

sağlık sigortası “dostların”, “kardaşların” ihtimamından daha güvenilir sayılmaktadır. öğretmenler geçimlerini sağlamak için bildiklerini satarlar, doktorlar hayat seviyelerini muhafaza etmek için tedaviye mecburdurlar. bu şartlar altında kimse kimseye “insan” özelliklerinden ötürü muhtaç değildir. bir insanın öteki için anlamı, sadece bir görevli olmasıyla sınırlıdır. bütün haklar toplumsal kurumlara devredilmiştir, göreviler de ondan beklenir. hiçbir insan bir başka insanın “insanlığına” iltica etmez, herkes toplumsal bir mültecidir. [sy. 149]

türkiye, bütün modernleşme faaliyetlerine rağmen bünyesinde hem iç asya kültürünün hem de diyar-ı rum kültürünün tarihi ağırlığını hâlihazırda taşımaktadır. [sy. 181]

avrupa’da devlet iktisadî şartların çocuğu olduğu hâlde, türkiye’de iktisadî şartların ebesi devlettir. bu gerçeğin 13. yüzyıldan beri değişmeden (her hâl ve şartta kendine mahsus bir görünüm kazanarak) devam etmesi doğrusu pek şaşırtıcıdır. [sy. 182]

eğer bizler dünyayı kavrama, yaşadığımız ülkenin şartlarını bilebilme ve kendimizi bu ortamda anlamlı bir yere oturtma gayretinde isek mutlaka her zahirin bir bâtını olduğu hükmünü benimsemek ve yapacağımızı böylesi bir ihtiyatla yapmak, vereceğimiz kararı bu kararın tümüyle bizim tarafımızdan verilmemiş olacağını bilerek vermek durumundayız. [sy.185]

türkiye kendi değerlerini yok sayma konusunda dünyadaki bütün milletleri geride bırakmıştır. türk aydını dediğimiz acayip yaratık kendi ülkesinde yaşayan değerleri görmezlikten gelmekle kalmaz, uygun bulduğu bir başka kültürün unsurlarını öz mali sayıverir. (…) kendi bahçemiz kavramına da yeterli ölçüde sahip değiliz. buna sahip olmadığımız için de türkiye, bu ülkede yaşayan insanların bir mahremiyeti değildir. [sy. 187]

bugünün türkiye’sinde gençlik, biyolojik bir vakıa olarak hesaba katılan, başka bir özelliğiyle hesaba katılması düşünülmeyen ve başka bir özelliğiyle hesaba katılması düşünülmeyen ve başka bir özelliğinden ötürü kendini hesaba sokma gücünü başaramamış bir insan kümesidir. [sy. 193]

bugün yirmi yaşında bulunan bir genç kollarını sıvayıp çok emek ve sabır isteyen işlere başlamazsa önündekiler gibi boşu boşuna yaşlanacaktır, hem şimdikilerin ihtiyarlayışlarından çok daha çabuk. [sy. 206]

namaz uykudan hayırlıdır, denildiğinde insanların mühim bir ikazla karşılaşmış olmaları beklenir. uykusu zaten elinden alınmış bir insana bu sözleri anlatmamız kolay olmayacaktır. bugün, uykuyu, çalışan robotun dinlenmesi olarak anlıyorlar. yarın tekrar bu çarkları çevirebilmesi için bugün biraz uyumalıdır. [sy. 216]

çağımızda bir düşünceyi öldürmenin çok etkili ve sonuç veren bir yolu var: o da söz konusu düşünceyi tamamen “teorik” kılmak, onu bütünüyle “akademik” çalışmaların kapsamına almak. modern teknolojik medeniyet kendine düşman olan düşünceleri karalamıyor, onları hasım sayıp üzerine varmıyor. tam tersine onlara saygılı davranıyor, bir bakıma dokunulmazlık hakkı tanıyor onlara. onlara üniversite ve bilimsel kurum kafesine sokuyor önce. daha sonra müzelere sergilere yerleştiriyor. böylece yaşayan insanların elinde hayata biçim verebilecek bir düşünme tarzı “müzelik” ve “göstermelik” olabiliyor. saygıyla hayattan uzak tutulmuş, dokunulmaz oldukları için artık kimsenin el değmediği sistemler olarak dondurulabiliyor düşünceler. [sy. 220]

eğer insanın gerçekten sarahatle anladığı, mânalandırdığı şeyler varsa, ancak o zaman bazı şeyleri mânasız bulmakta hak sahibi olabilir. [sy. 231]

doğrudan doğruya müslümanların müslümanca davranışlarını yine müslümanlara karşı savunmak mecburiyetinde oluşundan bahsediyorum. günümüz dünyasında aramızdan biri çıkıp “ben resûlullah’ın nasıl karpuz yediğini bilmiyorum, bu sebeple karpuz yemeyeceğim” demiş olsa bu tavrını önce müslümanlara kabul ettirmek, haklı olduğu hususu yine birçok müslümana “ispat etmek” mecburiyetinde kalacaktır. [sy. 232-233]

günümüz insanları iki yönden toplum tarafından yılgınlığa uğratılıyor. bunlardan biri içinde yaşanılan sistemin gereklerine uymadığı takdirde mahvolacağı korkusu, öteki de içinde yaşanılan sistemin gereklerine uyduğu takdirde mahvolacağı korkusudur. insanlar bu korkulardan hangisini atmaya çalışırsa diğeri tarafından tehdit edilmektedir. [sy. 234]

… herkes gibi olmak herkes tarafından yok sayılmak demektir. bu yüzden insanlar hiç kimse tarafından farkedilmeksizin yaşamaktansa, herkes tarafından kötü gözle bakılan biri olmayı tercih edebilirler. [sy. 236]

bir insanı sevmek tek başına bir amaç, bir sonuç olduğu zaman tamamlanmış, hedefine varmış bir edim olur. velâkin bir insanı sevmek başka bir amacın bir parçası, bir adımı olarak düşünülüyorsa ortada ne sevgi, ne de hayır vardır. tam tersine bir hedef uğruna gösterilen sevgi hem riya, hem çürüme hem de sevgi gösterilen kişiye yöneltilmiş bir tahrip faaliyetidir. [sy. 239]

kendisi hedef olma vasfı göstermeyen hiçbir vasıta hedefe götürebilecek bir vasıta olma gücünde değildir. [sy. 239]

insanların avcılık ve çobanlıkla geçindiği dönemde tabiatı yağmaladıkları görüşü teorik bir safsatadır. bugün üretim adı verilen çılgınlığın gerek dünyaya gerekse insan topluluklarına kattığı herhangi bir şey yoktur. ama gerçek yağma son yüzyıllarda artarak devam ediyor. [sy. 252]

“hayvanların dünyasında” diyor thomas szasz, “birini yemek veya biri tarafından yenilmek kuralı geçerlidir; insanlar dünyasında ise geçerli kural birini tanımlamak veya biri tarafından tanımlanmaktır.” bu sözde bir gerçek payı varsa ister istemez kabul etmemiz gerekecek ki eğer bir grup insan bir başka grup insanı tanımlayabile gücünü ele geçirmişse onun üzerinde hâkimiyet kurabilmiş, bir anlamda onları yemiş olur. [sy. 254]

dünyanın herhangi bir yerinde bir amerikalıya “yankee go home” diyecek olursanız, “yankee” kendisine kendi diliyle hitap edilmesinden ötürü, kovulduğu o topraklarda bir tür rahatlık hissedecek, belki de evinden pek uzakta olmadığını düşünecektir. [sy. 256 ]

bunalım, elinde bütün kozları tuttuğu hâlde oyuna girmeyi reddetmektir. cesaret ise, elinde hiçbir koz olmadığı hâlde oyuna girmeyi kabul etmektir. (…) cesurların haklı oldukları taraf oyundan kaçmayışlarıdır. bunalıma düşenlerin haklı oldukları taraf ise bu oyunun kurallarına bağlanmayı reddetmeleri, bir oyuna gelmeyi küçültücü, bozucu, ahlâk dışı bulmalıdır. [sy. 257]

ihlâs sahibi olmak; aşkınlık içinde bulunmak, metafizik şartlar içinde yaşamaktır. muhlis, ihlâsının farkında değildir. günahtan kaçarken ve sevap işlerken bu fiillerini birer karar verme meselesi yapmaktan çıkarmıştır. doğrusunu yapmalıyım diye seçip doğruyu, hata işlemek endişesini sonuca bağlayıp da yerinde olanı işlemez. teslimiyet pazarlıksızdır. samimiyet gösterişsizdir. ihlâs endişesizdir.[sy. 260]

bugün avrupa ve amerika’nın meselesi (sovyetleri dışta tutmaksızın) diyebiliriz ki müslümanların batı ölçülerinin dışında bir girişimde bulunmalarına engel olmaktır. batıdan ithal edilen müslümansı bir yaklaşım bu iş için biçilmiş bir kaftan neden olmasın? [sy. 264]

işte demokrasinin bu son saydığımız vasfı herkese cazip gelir. siz de başbakan olabilirsiniz. size de çıkabilir. [sy. 265]

insanoğlu kendi bireyliğini hissedemediği, insan olarak kendi önemini kavrama imkânından mahrum kaldığı anda benzerlerine çeviriyorlar silahlarını. başkaları cehennemdir, diyor. [sy. 270]

tıp alanında günümüz batı toplumlarının vardığı yer hiç de ortaçağ toplumundan daha “ileri” sayılabilecek yer değil. insanların büyücülere ve rahiplere olan bağlılıkları eskiden ne idi ise, bugün doktorlar ve hastanelere olan bağlantıları aşağı yukarı odur. [sy. 271]

ortaçağ avrupasında bir insan genel kabulün dışında bir düşünce veya davranışa sahip oldu mu, kolaylıkla “deli” kabul ediliyor, içine şeytan girmiş sayılıyor ve içindeki çıkıncaya kadar hasta dövülüyor, ona işkence ediliyordu. bugün şizofreni konusunda uygulanan birçok metodda (laing’in, cooper’in, esterson’un çalışmalarının bize gösterdiği gibi) aynı ağırlıkta kabul ediliyor. hasta bir ailenin, hasta bir toplumun birimi olarak insan (hasta) bozuk ilişkilere gösterilebilecek en yerinde tepkiyi gösterdiği hâlde, psikiyatri hastanın yıkımına sebep olabilecek bir tedaviyi uyguluyor. belki bugün insanın içine şeytan girdiği söylenmiyor, ama iyileşmesi için gereken “dayağı” kimse ondan esirgemiyor. [sy. 271]

eğer ilerleme düşüncesinin bir masal, insan ömrünü uzatma iddiasının da çarpık bir düşünce olduğu anlaşılabilirse ne büyü ne de bilim iktidarlarını sağlam kılamayacaklardır. [sy. 272]

batıda doğmuş makinalı medeniyet bugün bütün yeryüzünü egemenliği altına almış olmakla birlikte hâlen insanlığın sorumluluğunu yüklenmeye bile yanaşmamaktadır. hatta bu medeniyet; açlık, savaş, hastalık, eşitsizlik gibi kendine düşman ilan ettiği ve fakat gerçekte kendinin türettiği kötülüklere karşı bile etkili olamamaktadır. üstelik teknolojik imkanların bu kötülükleri ortadan kaldırmak üzere mevcut olduğu hatta bu imkanı da elinde tuttuğu medeniyetin müdafileri tarafından öne sürülmektedir. ama bu medeniyet ayakta kalabilmek için insanlığın çözülmez meseleleri bulunduğuna halkı gizliden gizliye inandırmak zorunda olduğunu biliyor. [sy. 274]

Var’ı bilmek, bir’i bilmek yolunun başlangıcıdır. Bir’den haberdar olan kimse, bu bilgisinin sonucunda bir artı bir ikidir gibi bir saçmalığa düşmekten kaçınabilecektir. [sy. 366]

Karşıt görüşlü iki bilge, bir gün kıyasıya bir tartışmaya tutuşurlar. Her biri karşısındakinin ne ölçüde yanlış, kendinin ne çok doğru olduğunu kanıtlamaya, bütün zihnî kuvvetini göstermeye girişir. İki muhâsım düşünür sabahtan akşama kadar tartıştıktan sonra ayrılırlar. Ertesi gün bilgelerden biri ötekinin yanına gider: “kitaplarını bana ver” diye başlar sözüne “senin haklı olduğunu anladım, bundan böyle senin görüşlerini öğrenip, onları savunacağım.” Diğeri: “kitaplarımı sana veremem” diye karşılık verir, çünkü dünkü tartışmadan sonra senin haklı olduğunu anlayıp onları yaktım.” Anlıyoruz ki bu iki bilge birbirlerini “ben biliyorum” edasıyla dinlememişler. [sy. 337]

Paylaşılmış hakikatin uzantısı olmayan iki insan ilişkisi ya saçmadır yahut bozucu ve yıkıcıdır. Eğer gerçek bölgesinde birleşen bir bağlantı kurmaksızın konuşan ve dinleyen varsa söylenen şey ya yalandır veya deli saçmasıdır. [sy. 334]

Türk toplumunun zihniyet itibariyle köklü bir değişikliğe uğradığının delillerinden biri de hoca Nasrettin’in gülünecek tuhaflıklar yapacak biri olarak anlaşılması, Yunus Emre’nin bir tür hümanizm içine sokulmasıdır. Bu yaklaşım içinde Karacaoğlan Kazanova, Pir Sultan Abdal devrimci, Kaygusuz Abdal da sürrealist olur. Oysa gerçekte yukarıda andığım isimlerin hepsi ancak yaşadığımız topraklara mahsus ve içinden çıktığımız milletin mevcudiyetinde saklı hikmet ve hikmetlerin kavranılmasıyla ne yaptıkları, ne söyledikleri anlaşılabilecek kimselerdir. [sy. 341]

Beyni, bilimin hayranlık veren dinamizmiyle değil, bilimin safsatalarıyla, hurafeleriyle doldurulmuş insanlık, kendine bilimsel ölçüler içinde kurbanlar sunulan bir tapınak karşısındadır. Bütün insan kitleleri hiç katılmadıkları bir zihni mekanizmanın hizmetinde sarhoş bir hâlde çalışmaktadırlar. Bilim kendi propagandasını tapınaklara muhalefet etmiş olmakla yaptığı için bugün kendinin nasıl putperestlere yaraşan bir tapınak kurduğu anlaşılamıyor. [sy. 284]

1960 yılına kadar komünist ülkelerde sibernetik ve biyonik gibi bilimler burjuva uydurması kabul ediliyor ve incelenmesine gerek duyulmuyordu. Daha sonra sanayiin de bu istikamete aktığını görünce ayıktılar ama elbet geç kalmışlardı. Bugün sosyalist ülkeler ellerindeki hantal ve masraflı sanayi dallarını yoksul ülkelere transfer etmeye ve bunun yerine kendi topraklarına Abd’den, Batı Avrupa’dan ve hatta Japonya’dan yeni teknolojiler ithal etmeye çabalıyorlar. [sy. 286]

Bilimden yana olanların “niyet”lerinin neler olduğunu anladığımız takdirde, bilimin günümüzde niçin kolayca bir despotluk aracı olabileceğini kavramamız kolaylaşabilir. Bilim günümüzde mütevazı bir öğrenme yöntemi olmaktan çıkmış, yani “kendisi” olmaktan uzaklaşmış, şöhreti ve otoritesiyle varlık sahibi olabilin, efsanesiyle yaşayan ve yöneten bir unsur hâline gelmiştir. (…) O kadar ki bilime “karşı” görüşler ileri sürebilmek için bile bilimsel bir dil kullanmak, bilim adamı kimliği kazanmış olmak ön şart durumuna gelmiştir. [sy. 287]

… bilim kendisinin sarsılmaz ölçüler getirdiğine büyük insan yığınlarını inandırmış, bu inanç dünyayı bir veya birkaç merkezden yönetmek isteyenlerin işine en uygun ortamı sağlamıştır. [sy. 291]

İçinde yaşadığımız toplumun değer yargıları ahlâkı da öteki insan değerleri içinde herhangi bir yere yerleştirmiş, ahlâk kavramını İslam’ın anladığı tarzın dışında bir noktaya itmiştir. Ahlaklı ve ahlaksız olmak ya felsefenin bir konusu yahut kültürel antropolojinin bir meselesidir. [sy. 299]

Sanırız ki başka şartlarda elimize geçecek olan bazı avantajlar o kazançlara ulaşmadan önce sahip olduğumuz şeylerin üzerine eklenecektir. Oysa kazanılan her şey, kaybedilen bir başka şeyin karşılığında elimize geçer. Bu açıdan bakılırsa hiç kimse bir diğerinden mutlak manada “iyi” durumda değildir. Bütün mesele insanların kendi durumlarının hangi fiyata karşılık olduğunu bilmeleri ve neyi feda ederek başka bir şeyi ele geçireceklerinin şuuruna varmalarındadır. [sy. 306]

Diyebiliriz ki gelişme seviyesinin en ileri noktasını temsil eden toplumlar insanın hakikati bakımından son derece fakirleşmiş, toplumsal ilişkilerde barbarlığın, zihni kabiliyetlerde ise ikiyüzlülüğün batağına düşmüş toplumlardır. Yönetmeye çalıştıkları insan kitlelerinin tepkileri tarafından yönetilmekte; kuvvetlerinin uzay hâkimiyeti, genetik mühendisliği gibi alanlarda tecessüm etmesine yardım eden teknoloji tarafından ezilmektedirler. [sy. 309]

Bilmeliyiz ki bize faydası dokunacak şey ileri toplumların bile içinde çırpındıkları gelişme humması değil, hayat içinde bulunmanın anlamı ve yaratılmış olduğumuzun bilincidir. [sy. 310]

Kendimiz dışındaki insanlardan işimize gelen davranışları beklemeseydik ne ihanete uğradığımızı düşünecek, ne de başkasının elinden başımıza felaketler geldiğini düşünecektik. İnsanların bizden belli davranışlar beklediğini düşünmeseydik ezilip büzülmeyecek, bir şeyler ispat etmek üzere çırpınıp durmayacaktık. [sy. 310]

Oysa ancak yaşayan varlığın özelliklerine tekabül eden geçmiş gerçek anlama sahiptir. Bu yanıyla ele alındığının kavranılması ölçüsünde anlamak mümkündür. [sy. 315]

İçinde bulunduğumuz kültür ve medeniyet temellerini yarışma, mücadele ve hâkimiyet duygularıyla atmıştır. Bu yüzden eğitimimizden gelen çarpık bir mücadele ahlâkı sarmıştır bünyemizi. Sanırız ki dinamik olmak bu dinamizmi dışa vurmakla teminata kavuşur. Kuvvetli olmakla bu kuvvetle gururlanmak arasında zıtlığı, kuvvetli olanın kuvvetini gösterdiği zaman zaafa uğrayacağını kolaylıkla kavrayamayız. Kuvvetini bilen kişinin bu gücü ancak kendinde sakladığı zaman muhafaza edebileceğini yeniden öğrenmek için Batı’da daha Ortaçağ’da doğmuş bulunan tüketme ahlakını terk edebilmemiz gerekir. [sy. 316]

Savaşmaya başlayan herkes gücüyle birlikte zaaflarını da ortaya döker, ama savaşa girişmeyenin henüz hiç açık vermemiş oluşu korkutucudur. [sy. 317]

Kelimelerin ötesindeki anlama varmak, gerçekte bütün çağlarda elde edilmeye değer tek şey o. [sy. 320]

Özünü koruyan kabuğunu yeniden kazanabilir. [sy. 327]

Bir kimse yalnızca dostunu iyi anlamaz, aynı zamanda gerçek düşmanını da iyi anlar. Çünkü insan düşmanına karşı “uyanıktır” düşmanına karşı “biliyorum” tavrıyla yanaştığında zararlı çıkacağını, tedbir alamayacağını akletmek zorundadır. [sy. 337]

Türk aydınları kendi toplumları hakkında en büyük hataya batılı kafa yapısını benimsedikleri için değil, sahip oldukları kafa yapısının onları götüreceği yerlere ayak bakmaya cesaret edemedikleri için düşüyorlar. [sy. 341]

Değiştirmenin hızı ne kadar büyük olursa yan ürünleri de o hıza paralel olacaktır. Hızlı üretmek hızlı satmayı, hızlı satmak hızlı tüketmeyi, hızlı tüketmek hızlı dağılmayı getirecektir. [sy. 359]

KAYNAK: LİNK>>>