ENGİN ERDEMİR - DİRİLİŞ VE ÖZE DÖNÜŞ

Felsefenin bugün içinde bulunduğu durumu anlayabilmek için onun insanla olan ilişkisine geçmişten günümüze geniş bir perspektifle bakmak durumundayız. Çünkü ne felsefe insansız ne de insan felsefesiz var olabilir. Bu faaliyeti gerçekleştirebilmek sınırlı süreler dâhilinde mümkün olmadığından bir iki cümleyle bu ilişkiye sizler için ışık tutmaya çalışacağım; Felsefenin doğduğu bir zaman yoktur, ilk insan ne zaman dünyada varlığını bulmuş ise işte o zaman felsefe de vücuda gelmiştir. Felsefenin doğduğu bir toprak yoktur, düşünen insan her nerede ise işte felsefe oradadır. Onun adımları her toprakta iz bırakmıştır.

Felsefenin insanı, insanın felsefeyi bağladığı bu tür bir ilişki hala devam etmekte midir sorusu sormamız gereken en haklı sorudur belki de. Sorunun cevabını olumlayabiliriz. Peki eğer öyleyse bu ilişki dahilin de düşünüldüğünde, bugün felsefi tefekkür tam olarak nerededir? Soruma cevabınız şimdilik sizlere kalsın, benim cevabım ise şöyle olacaktır; felsefe rakibinin son raunda kadar olanca gücüyle salladığı yumruklara karşı direnmiş ancak son raddede yorgun düşmüş bir boksör gibidir ve köşesine sinmiş geleceğini tayin edecek son raundu beklemektedir. Felsefenin rakibi ise insanın ta kendisidir. Felsefe bu karşılaşmada insanın değişimine, şahsiyetten bireyliğe geçişine ve onu unutuşuna karşı direnmektedir.

İnsan ve felsefenin karşı karşıya gelmesi olgusu günümüzde bugün tesirini iyiden iyiye hissettirmeye başlamış bir çıkmaz halin yansımasından başka bir şey değildir. Düşünen insan, bugün yerini tüketen insana bırakmıştır. Yaşatan insan bugün yerini can alan insana bırakmıştır. Dün yaşama anlam ve değer katan insan bugün o kattığı anlamları ayaklar altına alan bir varlık haline gelmiştir.

Bu genellemenin biraz dışına çıkıp bu durumun baş müsebbibi olarak üst-düşünür insanları görmek de bana göre daha doğru bir tavır olacaktır. Dünün düzenini, toplumunu ve en özelde insanını mana üzerine inşa eden düşünürler bugün mananın yerine maddeyi esas alarak hem felsefenin hem de ‘iyi insan’, ‘düşünen insan’ tasavvurunu temelden sarsmıştır. Bu sonucun niçini ise şöyle oluşmaktadır;

Modern dünya bilim ve teknolojinin dünyasıdır. Bilim, teknik ve sanayi unsurlarının bileşimiyle insanlık üzerinde hüküm bildirmeye kendini yeterli ve yetkin gören modern toplumlar kültürü de kendi egemenliği altına alıp, sanayinin içine sokmuştur. Bir kültür endüstrisi oluşturmuş böylelikle insanı da bu endüstrinin içinde bir ürün haline getirip bir nesneye dönüşmesine sebep olmuştur. Kültürün maddi ve manevi olmak üzere iki temelinden bahsedebiliriz. Buna göre felsefe manevi kültür ögelerinin içindedir ve o da bu endüstrileşmenin içinde kendini bulmuştur ya da bu endüstrileşmenin içinde kaybolmuştur. Artık felsefe bilimin ve teknolojinin kölesi ve nesnesi haline gelmiştir.

‘Madden’ gelişmiş toplumlar diğerlerinin üzerindeki tahakkümlerini yine madde üzerinden yürütmektedirler. Bugün sebepsizce –aslında sebep maddedir- devletler savaşabiliyor ve milyonlarca insan çıkarlar uğruna katledilebiliyor, felsefe mefhumu ise burada işlevini yitirmiş görünüyor. Onun kullanımı başka bir sahadan ilerliyor. Bir zamanlar filozoflar insanlara kendi hayatları aracılığıyla ölüme karşı nasıl dayanabileceklerini öğretirken çağımızda ise filozoflar genellikle başkalarının yaptıkları katliamların nasıl kabul edilebileceğini anlatmaya başladılar. Yani bir anlamda felsefe bugün teknolojinin, bilimin, paranın kölesiyse bu filozofun asıl köle olmasına bağlanmalıdır. Bugün aydın denilen insanlar aslında insanları uçurumlara sürükleyen birer sürü çobanından başka bir şey değillerdir. Bugün felsefe ve yöntemleri insanların kontrolünde kullanılmaktadır.

Bu tür ayan olmuş olguların yanı sıra aslında insanları rahatsız etmesi gereken sinsi tehlikelerden biri ise toplumların artık birbiri içine geçmiş yapısıyla bozulma ve çözülmeyle yüz yüze gelmiş değerler alanıdır. Bugün biz evimizin içinde başka kültürleri, başka başka değerleri yaşamaktayız. Yani biz ahlakı ve değerlerimizi de tüketmiş bulunmaktayız. Teknolojik gelişmeler, dünyanın herhangi bir yerindeki herhangi bir insanın sesini en uzağındakine dahi duyurabilmesini sağlarken bizlere ne kadar olumlu görünüyorsa, herhangi bir toplumun en uzağındaki toplumların insanlarına kendi değerlerini bu yolla dayatması da o kadar zararlı, tehlikeli ve olumsuzdur. Bunun yanında bugün biz en uzağımızdaki mazlumun sesini sanki yanımızdaymışçasına işitebiliyoruz ancak o sesleri bastıran zalimlerin sesleri de var. İşte bu paradoksal yapının anlamı size dayatılanı almak zorunda olduğunuzdur.

Kısaca bahsetmeye çalıştığım bugünün insanı yani dün felsefenin eşref-i mahlûkat seviyesine çıkardığı o insan bugün tercihini tam tersi yönde kullanmaktadır. Bunun ana sebebi de dünün eşref-i mahlûkatını oluşturanların bugün esirleşmiş olması ve insanın felsefi tefekkürden uzaklaşmış olmasıdır.

Bütün bu kötü tabloya karşı önerim ise şudur; öncelikle düşünen insanı yaratabilmeli, bireylikten şahsiyete geçişi sağlayabilmeliyiz. Bu bizim en saf ideal tipimiz olmalıdır. Toplumun bilinçlenmesi ve felsefenin şahsiyet anlamındaki dirilişinin ardından toplumsal dirilişini sağlamak adına topluma, felsefi tefekkürün yayılımını sağlamalı, ‘düşünen toplumu’ yakalamalıyız. Bunu gerçekleştirebilmenin tek önkoşulu da yarattığımız ‘mütefekkir şahsiyetler’ eliyle halka gitmek ve halka halkın diliyle seslenebilmektir. Bırakın felsefenin terimleriyle biz boğuşalım ve onlardan biz sıkılalım. Onlara derdimizin ne olduğunu anlatabilmektir bizim amacımız.

Son kertede gücün, tekniğin ve maddenin esirliğinden kurtulmuş ‘mütefekkir şahsiyetler’ artık bizlere eski değerlerimizi anımsatabilecek, yeni değerler de üretebileceklerdir. İşte bu şahsiyetler felsefenin geçtiği topraklardan geçip, onun izlerini takip ederek bugüne ulaşacaklardır. Böylelikle felsefe yorgun düştüğü köşeden kadim bir dostun eliyle ayağa kalkıp rücu ederek, tekrar karşısında insanı görecektir. Ancak bu sefer karşı karşıya gelmeyen aksine bütünleşen iki değer olarak insan ve felsefe şahsiyetlerini tekrar kazanmış bir biçimde asıl vatanlarına döneceklerdir.