İBNÜ'L - ARÎF'DEN RİLKE'YE TEVARÜS EDEN İDRAK - PEYAMİ SAFA GÜLAY

Rivayet odur ki Rilke, ruhi rahatsızlıklardan artık tarif edilemez raddede muzdariptir. Bakar, olacak gibi değil. Etrafı da şiddetle ısrar edince, bir ruh doktoruna görünmeye ikna olur.

Fakat doktora giden yolun ortalarında bir yerde Rilke olduğu yere çakılır. Vazgeçmiştir. Ne olduğunu soranlara verdiği cevap korkunç ve derindir: “Yahu bu rahatsızlıklar şeytandır, fakat bu ıstırapların hiç mi bir anlamı yok? Şeytanları kovayım derken, melekleri de yitirmeyeyim?”.

İşte Hikem-i Atâiyye müellifinin aktardığına göre Ebu’l-Abbas İbnü’l Arîf de, üstelik Rilke’den çok daha ciddi anlamda hastalıklara duçar imiş.

Doksan yaşını geçmiş, tüm vücudu cüzzam ile kaplı, henüz azat edilmemiş bir köle. Bu hali anlamakta güçlük çeken bir zat, biraz da hamlıktan gelen bir cüretle, soruvermiş:

“Ey evliyanın efendisi, Cenab-ı Hak bu belayı verecek düşmanlarından kimse bulamadı mı da, keramet sahibi bir veli olduğunuz halde sizi bu hastalığa uğrattı?”.

Hazretin cevabı, kendisinden bilmem kaç yıl sonra Rilke’nin zihninde çakan idrak şimşeğinin bir çeşit nüvesini temsil eder gibidir:

“Sus, edepsizlik etme! Ben Hak Teâla’nın ihsan hazinelerinden bilgi sahibi olduğumda, musibet ve belalardan daha üstün hiçbir nimet görmedim de onu ben kendim istedim”.

Zorluğu bizzat isteyebilecek kadar var mıyız? Bu çetrefil sorunun bir cevabı varsa da, herkesin kendi takdirindedir. Fakat Allah’ın kaidesi açık: “Şüphesiz”, zorlukla beraber bir kolaylık vardır.