28’İNCİ SEFERE HAŞİYE - PEYAMİ SAFA GÜLAY

“Temelde soru insanın her durumda doğruyu söyleyip söylememesinin gerekip gerekmediği değil, daha ziyade insanın her şeyden önce gelen bir doğru olma zorunluluğu olup olmadığı, başka türlü davranması yönündeki baskılara rağmen kendisi olmakta ısrar etmesinin gerekip gerekmediğiydi.”

Ray Monk / Ludwig Wittgenstein Biyografisi


“…uzun yoldan dön, ormandaki kestirmeden değil, böylece eve dönüş yolunu bulabilirsin.”

Martin Heidegger

Geçmiş ile tarih arasındaki fark, tarihin geçmemiş olmasıdır. Ya da Gadamer gibi söylersek tarih, geçmiş olurken tekrar ortaya çıkandır. Tarihe geçmiş demeyiz, çünkü geçmez.

Geride kalan 27 seferden, hemen hemen herkes için olduğu gibi, benim de ilk öğrendiğim şey adına zaman dediğimiz hissin bir zandan ibaret oluşudur. Şimdi bana “2 sene sonra falanca iş var” deseler, “yahu durun, daha 2 sene var” derim. Ama peşine “peki, bundan 27 tane yaşadın, sahiden o kadar uzun muydu ki, 2 tanesi uzun olsun?” diye ekleseler, apışıp kalırım. Apışıp kalırız kıymetli arkadaşlar. Bilmediğimizden değil, bilmiyormuş gibi yaptığımız yüzümüze vurulduğundan, apışıp kalırız.

Neden bildiğimiz şeyi bilmiyormuş gibi yaparız? Çünkü içinde bulunduğumuz şimdinin tadından feragat edemeyiz. Eğer varsa, ömrümüzün geri kalan kısmı da mı çok çabuk geçecek? Bu soruya hep bir ağızdan, tereddüt bile etmeden evet diyecek bir imanla müşerref olduğumuz iddiasındayız. Yani en azından ben, öyleyim. O zaman, ne kadar kalmış olursa olsun, zamanın çok çabuk geçeceği hakikatini “bilmiyormuş gibi yaparak” değil, bilakis bu idrakten hareketle davranmak iktiza eder.

Nedir bilip de bilmiyormuş gibi yaptığımız şey? Şu: Bu dünyaya bir yerden geldik ki, orası bizim evimiz, döneceğimiz yerdir. Burada gurbetteyiz, Kitabımız ve Peygamberimizin ifadeleriyle sabit olduğu üzere, az bir süre oyalanıp eve döneceğiz. Bunu biliriz ve fakat yaptığımız şeyi bunu bilmiyormuş gibi yaparız. Ama, yine biliriz ki, dönüş de muhakkak. O zaman şöyle bir tablo çıkar ortaya: “Evet tamam döneceğiz, döneceğiz de, biraz kestirmeden dönsek olmaz mı?” Bu sorunun bir cevabı var mıdır, varsa nedir, elbette bilmiyorum. Fakat ben olmaz diyenlerdenim. Olmaz, çünkü kestirmeden gitmek bilmiyormuş gibi yapmaktır.

Kestirmeden gidersek alacağı parayı memuru olduğu işin kendisinden daha çok önemseyen bir haysiyetsiz gibi yaşarız. Elbette hayatın bazı gerçekleri vardır. Fakat bu ifade, hayatın gerçekleri ifadesi, hemen hemen her defasında çalınan minarenin önceden hazırlanmış kılıfından başka bir şey değildir. Mademki farz değil, demek ki “hayatın gerçekleri” denilen her şeyi yerine getirmek zorunda değiliz. Fakat bu hayatı bir Müslüman gibi yaşamak zorundayız. Bir şeyin sonucu, asla sonuca giderken mesul olduğumuz kaidelerden daha mühim olamaz. Sonuçla ilgilenemeyiz.

Kestirmeden gidersek şimdinin tadından vazgeçemeyiz. Dünyadaki ömrümüzün tamamı şöyle dursun, ölümümüzden sonrası için bile bağlayıcı olan işleri geçiştirme kabilinden reflekslerle savmanın peşine düşeriz. Kayboluruz arkadaşlar, kestirmeden gidersek kayboluruz. Dünya hayatı, evet, önemlidir fakat bununla beraber, eğer Kitabımıza itibar edeceksek oyundur, süstür. Oyun biter, süs yiter kıymetli arkadaşlar. Ama mesul olduğumuz kaideler, emin olun, emin olalım, olduğu yerde duracak.

Öte taraftan, uzun yoldan gitmenin çok cazip olmadığını görebiliyorum. Çünkü o zaman insanlarla salak kavgalar edemeyiz. Önce kendimizi düşünemeyiz, kendimizi çok önemseyemeyiz. “O niye yapmıyor da ben yapıyorum” türünden saçmalıklara da vakit ayıramayız. Ya da mesela, daha somut, daha anlaşılır bir örnekle, işbu yazıyı zaten herkesçe bilinen şeylerin ilamı olarak kabul etmek yerine herhangi birisinin duygusal ajitasyonları olarak yaftalayamayız. Yani, bilmiyormuş gibi yapamayız. Fakat bildiğimiz şeyi bilmiyormuş gibi yapmazsak, “istediğimiz gibi” değil, “ne olursa olsun davranmamız gerektiği gibi” hareket etmemiz gerekir. İyi de, bugün geldiğimiz bencilliğin terazisi bu sıkleti çeker mi arkadaşlar? Çekmez.

Zihninizden geçmesi muhtemel “canım o işler tam öyle değil” itirazlarını tahmin edebiliyorum. Tahmin edebiliyorum, çünkü birileri bilmiyormuş gibi yaptığım meselelerden bahsedince aynı şey bana da oluyor. Peki, bu işler böyle mi yoksa değil mi? Bunu burada tartışmaya açmanın bir manası yok. Çünkü bu çözülebilir bir sorun değil. İçinde bulunduğumuz “şimdi”ye bir gün “geçmiş” diyeceğiz. Hâlbuki o, şimdiye kadar hep olduğu gibi, tarih olacak. Yani, geçmiş olurken tekrar ortaya, karşımıza çıkacak. İşte, son kez tekrar ortaya çıktığında hep birlikte göreceğiz, böyle miymiş, yoksa değil mi?

İfadelerimi, her halükarda, tabii Allah da nasip ederse, uzun yolu seçeceğimi belirterek bitireyim kıymetli arkadaşlar. Kararlarımı, iyi ihtimalle birkaç ay ya da yıl (ya da isterse bir ömür, ne fark eder) sürecek bazı keyiflere nispetle değil, bizi bir karar vermek durumuyla karşı karşıya bırakan Varlık, bu kararı hangi kaidelerden hareketle vermemizi istiyorsa, o kaidelere nispetle vermeye çalışacağım. Şaire katılıyorum: “Fevkalade memnunum dünyaya geldiğime.” Fakat, bir ekleme de yapmalıyım: “Çünkü, fevkalade memnunum dünyadan gideceğime.”

Hazreti Ebu Bekir’in duasını sizler için tekrar etmeme müsaade edin: “Kötü bir iş yapacak olursam beni alıkoyun. İyi bir iş yapacak olursam, destek olun bana”.

Aptal ya da ukala değilim. Duayı kendim için değil de sizin için ediyor olmam, kendimi kurtulmuş hissetmemden değil. Duayı sizin için ediyorum, çünkü bir insanın başkasının hayrına yaptığı şey, kendi için yaptığından evladır. İnsanın kendisi için yaptığı hiçbir şey başkası için yaptığı hayırdan daha kıymetli olamaz.

“Enayi derler, ezilirim, hakkım yenilir, beğenilmem, kaybederim, dışarıda kalırım, seçilmem, istenmem, uzak tutulurum, yalnız kalırım, sonra ne olur, sonu kötü olur…” gibi zırvaları terk edin kıymetli arkadaşlar. İnanın zaman, bunları hesap edecek kadar da geniş değil, bunları yaşayacak kadar da. Ergenlikleri terk edin. Kendi ayaklarınız üzerinde durmayı terk edin. Birbirinize muhtaç olduğunuz hakikatine dönün. Ya bu hakikati bilmiyormuş gibi yapar ve bilmem kaç sene sonra (aslında şimdiye kadar defalarca tecrübe ettiğimiz gibi –çünkü tarih, geçmiş olurken tekrar ortaya çıkar) bugün yaptığımız suni hesapların zırvalık olduğunu tecrübe ederiz, ya da, madem bugün zaten farkındayız, kısa zaman sürecek bir keyif için gözümüzü kestirmelere dikmekten vazgeçeriz. Gözümüzü kestirmelere dikemeyiz, bu dünyaya geliş gayemizi, bu dünyanın kendisi pahasına satamayız.

Ben terk edeceğim kıymetli arkadaşlar. Gözümü kestirmelere dikmeyeceğim. Her halükarda, Allah’ın izniyle, uzun yolu seçeceğim. Her halükarda. Çünkü kaybolmaya niyetim yok, çünkü eve dönmek arzum var.

Beceremez de kestirmelere saparsak yine de Allah’a emanet olun. Ama becerebilirsek, evde görüşeceğiz inşallah.