RÜYA GÖRMEYEN UYANMAMIŞTIR - PEYAMİ SAFA GÜLAY

“Allah, her şeye hakkıyla gücü yetendir.”
Âli İmran – 189

“aç cübbeni cüneyd
ne görüyorsun
görünmiyeni”
Asaf Halet Çelebi

Susadığımız Nedir?


Hikâyeyi hemen herkes duymuştur. Ben, çocukluğumda gittiğim Kuran kursundaki hocamızın anlatışını hatırlıyorum:

Adamın biri, bir büyüğe gelip yardım danışmış. Derdi şu: Rüyasında peygamberi görmek istiyor. “Kolay” demiş danıştığı Allah dostu, “şimdi gideceksin, bugün yatana kadar çokça tuzlu şey tüketeceksin. Ama sakın, su içmek, bu susuzluğu gidermek yok.” Amenna, adam harfiyen uygulamış. Uygulamış, ama ertesi gün geldiğinde suratı asık. “Ne oldu”, diye sorunca danıştığı hoca, “Hocam”, demiş, “ne peygamberi. Rüyamda çeşmeler, ırmaklar, şelalelerden başka bir şey görmedim. Bütün rüyada su arayıp durdum.”

“Hah”, demiş Allah dostu, “işte meseleyi çözmüş olduk. Demek ki bir şeyi rüyada göreceksek, önce ona susayacağız.”

İnsan susamadığı hiçbir şeyi görme kabiliyetinde değildir. Yalnız rüyada değil -tabii eğer birbirinden muhakkak ayıracaksak- uyanıklık halinde de insanın susamadığı bir şeyi görmesi mümkün olmaz. Bakabilir, fakat görme kapasitesi susama seviyesi ile doğru orantılıdır. İnsanların her zaman aynı şeylere bakmakla beraber hep farklı şeyleri görmeleri, bununla açıklanabilir kanaatindeyim. Bilmem kaç zaman sonra göreceğiniz bir eşi-dostu düşünün. Buluşma yerine vardığınızda etrafında sayılamayacak kadar çok insan olacaktır. Ne var ki kavuşacağınız kişi, oradaki hiç kimseye size ifade ettiği şeyi ifade etmez. Neden? Çünkü siz susadınız. Bu anlamda görülen şeyin bakılan şeyden farkı, o şeye yönelik susuzluğumuzdur. Burada, rüya özelinde bir parantez açmama müsaade edin: Freud, insanın rüyalarının susadığı şeylerden müteşekkil olduğunu fark etmekle sahiden orijinal bir şey söylemiş oluyordu. Bununla beraber zekâsı, ne yazık ki, insanın derin, soylu şeylere de susayabileceğini teslim edebilecek kadar keskin değildi.

İkinci bir adım atalım: Bir şey uyanıklık halinde görülebilmelidir ki, rüyaya taşınabilsin. İnsanın uyanıkken görmediği fakat rüyada gördüğü bir şey vaki değildir. Bu anlamda rüya insana, insan farkında olsun ya da olmasın, baktığında neleri görmüş ve görüyor olduğunu söylemektedir. Bu anlamda ihtar da etmektedir. Çünkü baktığımızda istediğimiz şeyi göremeyiz. Baktığımızda ne görmemiz gerektiği, ilahi mesuliyetlerimizle mukayyettir. Bakış terbiye edilmelidir ki, görüşe tebdil edilebilsin. İşte rüya, bu terbiyenin kılavuzu olarak da pekâlâ okunabilir.

Burada duralım. Bu yazı “rüya nedir” gibi teknik bir meseleyi hedeflemiyor, hedefleyemez de. “Rüya ile amel olur mu?” gibi vebali ağır bir soruya cevap olacak bir okumanın da peşinde değil bu yazı. Nitekim, olamaz da. Çağdaş zihin felsefesi, beynin biyolojik işleyişi kabilinden ayrıntıları da baz almıyor. Bu yazı, nasip olacaksa, rüyayı bir numune olarak kullanmak niyetindedir. Öyle bir numune ki, “rüya kabilinden kıymetli, rüya kabilinden derin, rüya kabilinden metafizik şeylerden bugün anladığımız nedir?” gibi bir tartışmanın yürütülmesine vesile olsun. Belki sıkça tecrübe edilen, maneviyatına tereddütsüz inanılan ama bir meseleyi anlamaya, bir işin içinden çıkmaya çalışılırken nereye konulacağı da bilinemeyen şeylerden biri olarak rüya, mahiyet tartışmasının ötesinde, bir anlama, bir inanma biçimi olarak rüya kendisini, kendisi gibi insanın başka kadim meselelerini dikkate alan birisine ne söylemektedir?

Keyfi Bir İcat Olarak Hayatın Gerçekleri


Her zaman, âcizane, içinde bulunduğumuz sıkıntıların temel nedenlerini bir şeylere inanmamakta değil, inandığımız şeylerin icrasına yönelik kanaatlerimizde aradım. Rüya bahsi üzerinden düşününüz: Kaç kişi ile ihtilaf edeceksiniz rüya bahsinde? Peygamberin, rüyanın peygamberliğin kırk altı cüzünden bir cüz olduğu ifadesi sıkça alıntılanır. Devasa bir tabir geleneği, rüya meselesi üzerine korkunç bir külliyat, tasavvuf düşüncesinin rüya üzerine ihtimamı gibi meseleler bir arada düşünülürse, belki bazı istisnalar hariç, rüyanın ehemmiyeti hususunda ortalama bir ittifakın mümkün olacağını görürsünüz.

Yani? Yani, rüyanın, belki biz bilemesek de bir hakikati olduğu, her şeyden öte gayet mühim bir mesele olduğu hakkı teslim edilen bir konudur. Peki, bu ne demek? Bugün herhangi bir şey için “ancak rüyanda görürsün” dediğimizde ne demiş oluyoruz? Cevap şu: O şeyin olmayacak bir şey olduğunu. Demek ki bu ifadeyi ciddiye alırsak, rüyada olan bir şey bize göre olmayacak bir şeydir. O zaman rüyanın hakikatini teslim ediyor oluşumuzun ne anlamı olur? Kanaatimce, hiçbir anlamı olmaz. İşte tam da bu manada sıkıntının rüyaya inanıp inanmamakta değil, adına rüya dediğimiz şeyin bize ne söylediğiyle, yani onun icradaki tezahürüyle ilgili bir noktada olduğunu düşünürüm. Diyelim ki böyle olsun. Fakat yine de, karşımıza şöyle bir soru çıkıyor: Bu soruşturmanın rüyanın mahiyetiyle ilgili olmadığını iddia etmeye çalıştım. Bu noktada ayrım nasıl konulacak? Şöyle: Bir mesele, bir form olarak rüyadan lafzen değil de esasen anladığımız şeyin, başka her türlü meseledeki anlayışımızda açıklıkla tezahür ettiği inancı dönüp duruyor zihnimde.

Bu nokta bu kısım için tercih ettiğim başlıkla ilgili. Bugün bizim için en esaslı sorunun, inandığımız şeylerin yaşadığımız şeylerle ne alakası var, gibi bir soru olduğunu düşünüyorum. Çünkü bu arada, sanki, bir çeşit boşluk seziliyor. Ne zaman birbirimize manevi bir meseleden, derin bir okumadan bahsetmeye kalksak bu okumanın hayatın gerçekleri dediğimiz bir şeylere tekabül etmediği iddiasıyla karşılaşıyoruz. Bir hadis zikredilse, “ama o peygamberdi” gibi bir ifadeyle, bizim onun gibi yapamayacağımız kastedilerek, mesele kestirilip atılıyor. Üzerine düşünülen bir mesele için Kuran’daki bir kıssadan yardım alınsa, başlıyoruz saatlerce süren teknik tartışmalara: Bu kıssa böyle okunabilir mi, caiz midir, kim nasıl okumuştur… Bu hususlar önemsiz midir? Elbette hayır. Fakat her bir kıssanın bize, kompleks olanın ötesinde, şahsen müthiş bir açıklıkta olduğuna inandığım bir tavsiyede bulunuyor olduğu noktasını göremez oluyoruz. Tam burada, bugün hayatın gerçekleri dediğimiz anlayışla birebir örtüşecek bir örnek vermek isabetli olabilir:

Saraya mensup iki kişinin Yusuf aleyhisselama rüya anlatma hikâyeleri malumdur. Hz. Yusuf anlatılanları tabir ederek diyor ki, birinizi asacaklar bir diğerinizse kurtulacak. Güya rüya anlatan şahıslar gülüyorlar. Meğer dalga geçmişler. “Biz rüya görmedik ki, herkes rüya anlatıyor diye biz de şaka olsun diye anlattık.” “Şimdi”, diyor Yusuf aleyhisselam, “siz şaka söyleseniz de, Hazret-i Allah benim söylediğim gibi yapacak.” Sahiden de, her ikisi için de tabir edilen ne ise, yerine geliyor.[1]

Şimdi, bu hadiseye bugün “hayatın gerçekleri” dediğimiz (ya da, zannettiğimiz mi demeli?) zaviyeden baktığımızda, ne görürüz? Bir rüya anlatılıyor ve bu rüya tabir ediliyor. Fakat ortada tabire vesile olan bir rüya yok. Tamamen uydurma. Yani, çok sevdiğimiz ifadeyle “gerçek” değil. İyi ama, sonuç ne oluyor? Sonuç tayin edilirken bizim adına “gerçek” deyip mikyas kabul ettiğimiz şey dikkate alınıyor mu? Şurasını teslim etmek gerekir: Bu kıssa, ya da böyle bir okuma biçimi bir insana bir şey ifade etmeyebilir. Fakat biz bu kıssayı, böyle bir okuma biçimini önemseyecek, bize elbette bir şeyler ifade ettiğini söyleyeceksek neden böyle bir anlama biçimi meseleleri anlayışımıza dâhil olamıyor?

Rüya Görmeyen Uyanmamıştır

Lütfen etrafınıza bakınız.

Bugün nasıl insanlar olduk? Yaptığımız ve yapmadığımız her şeyi, başımıza gelmiş, yani yine de söyleyeceksek “gerçekleşmiş” her şeyi bir kenara bırakınız. Bizi, yaptığımız şeyleri yapmaya tahrik eden şey nedir? Nedir bizi bir şeyi yapmamak konusunda disipline sokan? Gerçekleşen bir şey bize ne anlam ifade ediyor? Dünyanın nasıl bir yer olduğuna yönelik teorik inancımız, pratiğimizde ne kadar yer kaplıyor? Mesela biz, dünyada az bir süre bulunacağına iman etmiş insanlar olarak, dünyada az bir süre bulunacakmış gibi mi yaşıyoruz?

Bu tartışmalar burada hususen girmek istediğim meseleler değil ki, zaten haddimizi de aşıyor. Yine âcizane, şöyle bir şeye işaret etmeye çalışıyorum: Biz bugün, bir şeye inanıp inanmamak noktasındaki irademizi sanki gerekli olan seviyeden daha hafif kaygılara bağlıyoruz. Aslımız ne ise, onu bulunduğumuz yere getiren kaideler bugün sanki işlerliğini yitirmiş gibi bir zannımız var. Bugün işlerin “eski güzel günler”deki gibi yürümeyeceğine neredeyse eminiz. Çünkü –üstelik yine şahsen yanlış olduğunu düşündüğüm bir mutluluk tanımıyla- mutlu olmak zorunda olduğumuz yönünde bir kabulden hareket ediyoruz. Bir meselenin bizim anladığımızdan başka türlü bir anlamı olabileceği hatırımıza gelemiyor. Olan bir şeyde bir hayır olduğuna, olmayan bir şeyde de takdiri elinde bulunduran bir varlığın bizi bir şeyden sakındığına inanmak bugün ya romantik ya da nostaljik geliyor. Bugün hemen hemen hiçbirimiz bir diğerimize gerçekte görülmemiş bir rüyanın tabirinin çıkması hadisesini anlatamaz, muhatabımızı böyle bir şeyin vaki olduğuna inandıramayız. Fakat bu, işte Hz. Yusuf örneğinde olduğu gibi gerçekleşebiliyor. Bendenizi burada, rüya başlığı özelinde, tam da bu nokta ilgilendiriyor. Neyi kaybederek bazı şeylerin “ancak rüyalarda olacak” şeyler olduğu noktasına, üstelik bununla olmaz bir şeyi kastetmek noktasına gelinebilir?

Kaybedilen şey tevekküldür, diye düşünürüm. Kaybedilen şey vakaya karşı letafettir. Kaybedilen şey, sanki, dünyada yalnız yaşamıyor olduğumuz, hayatın bizden ibaret olmadığı gerçeğidir. Her şeyi takdir eden ne ise, rüyayı tevdi eden de odur, diyebilen bir estetiktir sanki kaybedilen. Rüyanın derinliğinin yanında hayatın gerçeklerinin ziyadesiyle sıradan kaldığını açık seçik görebilen bir estetik.

Kaybedilen şey, sanki, bir rüya ile, söz öyle verildiği ve emir öyle olduğu için, evladını kurban edebilecek dirayetteki peygamberin irfanıdır. O irfanı kaybetmezsek, Allah zorluğumuza gökten bir kolaylık indirecektir, hâlbuki. İndirmedi mi?

Nihayet kanaatim, rüya görmeyen -ya da belki “rüyayı” görmeyen demeli- kişinin bir zamanlar uyanık olduğu, sonra uykuya yattığı fakat henüz uyanmadığı yönündedir. Çünkü bizler bir rüya gördüğümüzü ancak uyandığımızda idrak edebiliriz. Demek ki rüya görmeyen uyanmamıştır.

Belki en çok çekindiğim şey, bu yazının romantik bir metin olarak anlaşılmasıdır. Bilakis, her bir satırı tam olarak “hayatın gerçekleri” olarak anladığım şeylerden müteşekkil. Bu vesileyle, yine malum bir kıssa ile bitirmeme müsaade ediniz:

Bir hanımefendi, döneminde allâme olarak kabul edilen Molla Câmî hazretlerine uğrar. İstirhamı, gözleri görmeyen evladının gözlerini açması için hazretin dua etmesidir. Molla Câmî, kendisinde bir keramet gören bu istek karşısında dehşetle irkilir ve kadına çıkışır: “Olur mu öyle şey efendim. Ben, haşa, Hazreti İsa mıyım?”

Kadını bu vesileyle gönderdikten sonra Molla Câmî, o şaşkınlıkla tekkeyi terk edip yola koyulmuştur ki, yürüyüşü ilahi bir ses ile kesilir: “Sen o kadına öyle dedin, fakat, körlerin gözünü açan İsa mıydı, yoksa biz miydik?” Hikâyenin devamından biliyoruz ki hazret bu uyarı ile durumu fark etmiş, geri dönüp çocuk için dua etmiş ve çocuğun gözleri de açılmıştır.

Rüya, ya da başka her ne ise. İnsanın bir şeye inanırken güçlük çekmesinin sebebi, olacak olanları çeşitli vesilelerle belirleme gücünü kendinde görme hatasıdır. Bunu her defasında böyle yapar, sonucu belirleyemez ve dolayısıyla da artık inanamaz. Hâlbuki insan bir şeye inanmayı ya da inanmamayı, bir şeyi istemeyi ya da istememeyi ihtiyar edeceğinde, o şeyi oldurma ve oldurmama iradesinin nerede olduğu hususuna azami dikkat göstermelidir.

Dikkat ki, görmeyi bakmaya tercih etmektir.

Vesselam.

[1] Geydim Hırkayı, Safer Efendi’nin Sohbetleri, s. 46

Yorumlar