PROF. DR. SADETTİN ÖKTEN - MEDENİYET ÜZERİNE NOTLAR - 1

SUNUŞ

Bu mütevazı deneme bir açıdan bakıldığı zaman yazarının kendi hayat macerası içinde yaşadığı bir sürecin sonunda ortaya çıkmıştır. Bu macera başladığı zamanlarda çok olağan ve sıradan görünen ama sonraları çok özgün ve yitik bir hayatın akışı içerisinde gündeme geldi. Yazar daha sonraki yıllarında o özgün hayattan kopan toplumun bir ferdi olarak çok başka ve farklı dünyalara ait bir hayat biçiminin getirdiği ağır bir tahakküm ve ümitsizlik içinde kalmıştır. Başlangıçta toplumca sahip olunan bütün iyi niyetler ve muhlis davranışlar yukarda sözü edilen yabancı hayat biçiminin ezici cenderesi altında sanki eriyip buharlaşmışlardır. Yazara bu ümitsizliği kabullenmek çok zor ve ağır gelmektedir.

Her yazarın öznel bir boyutu olduğu bu boyut aksi iddia edilse de hayatta çok ağır bastığı gibi her kitabında yazarının bu niteliği dolayısıyla öznel bir rengi ve cephesi vardır, aşağıdaki satırlar bu öznelliği ifade etmektedir. Bu denemenin ortaya çıkmasına vesile olan hayat macerası ellili yılların ortalarında İstanbul Beyazıt’ta başlıyor. Mütedeyyin dikkatli ve münevver bir aile çevresi, akrabalar ve dostlar ve buna ilaveten tarihi yarım adanın eski ve önemli liselerinden birinde geçen öğrencilik hayatı. Böyle bir çevre içinde yaşama ilk gençlik yıllarında ilk kez inanılan ve sevilen dünya ile dışardaki reel ve yabancı dünya arasında var olduğu fark edilen ağır ve acımasız tezatlar, evde İslam medeniyetinin başlangıçtan o güne kadar geçirdiği istihaleler anlatılır tartışılır ve açıklanırken o zaman kesitinde ve o çevrede dış dünyada yaşanan tamamen yabancı hatta düşman bir hayat, yazarın genç ruhunu ciddi anlamda incitiyordu. Burada ayrıntılara girmeksizin 1950-60 yılları arasında dış dünyada bulunan ve İslam Medeniyetinin yerli yorumuna karşı kullanılan argümanlar yazarın mensup olduğu çevrenin imkanları ve kullanımı dâhilinde değildi. Bunların bir bir elde edilmesi yahut kendi özgün medeniyet anlayışına göre yeniden kurulması o dönemdeki birçok gencin hayali ve gayesi olduğu gibi yazarında tahayyülü ve arzusu idi.

Zamanla yukarıda değinilen birçok imkân ve vasıta ülkede mevcut olan ve İslam Medeniyeti mensubiyeti iddiasında bulunan kesimin eline geçti burada onların eliyle yeniden inşa edildi.

Fakat sanki sihirli bir kuvvet bu imkân ve vasıtaları başlangıçtaki halis gayesinden süratle uzaklaştırıyor ve kurulu düzenin bir aracı haline getiriyordu. Bu büyük savrulmanın ortaya çıkardığı düş kırıklığı yetmişler, seksenler ve doksanlarda birçok samimi kimseyi oldukça derin bir karamsarlık ve bir çıkış yolu bulamamam duygusuna çekmiştir. Kitlenin büyük bir kısmı ise başlangıçta İslam Medeniyetinin rengini ve kokusunu taşıyan bu yapılanmaların giderek zahirde kalan kabuğunu olduğu gibi kabullenip içinin boşalmasına hiç ses çıkarmamış razı olmuş ve hatta bu dönüşümden istifade etmiştir. Zahiren İslam Medeniyetinin rengini taşıyan yapılanmalar giderek işleyiş tarzı ve topluma etkileri bakımından süratle bir başka renge ve muhtevaya bürünmekte idiler.

Yazar ve birkaç dostu doksanlı yılların ortalarında İslam Medeniyetinin ülkedeki uygulamaları açısından şu ve ya bu kurum ve yapılanmadan çok daha geride ve çok daha geniş şümulü ve ihatası olan bir başka olgunun eksikliğini hissettiler. Bu hissedişte şüphesiz altmışlar ile doksanlar arasında yapılan dış seyahatlerin ve gözlemlerin ve o ülkelerde görülen kültürel temadiyetin değerlendirilmesinin de büyük katkısı vardır. Neticede ortaya şöyle bir sonuç çıktı; Ülkede eksikliğini hissettiğimiz şey kurumlar ve yapılanmalar değil onlara hayat ve iktidar veren bir dünya görüşü bu denemede kullanılan tabirle Medeniyet Tasavvuru veya Algısı idi. Bu tespit üzerine Medeniyet Tasavvuru üzerinde okumaya düşünmeye ve değerlendirmeye başlanmıştır.

Bu ilk okumalar sonunda Türkiye’nin uzun ve ayrıntılı tarihsel bir süreç neticesinde İslam Medeniyet ailesine ait olduğu bütün berraklığı ile ortaya çıkmıştır. Bugün ortaya çıkan problemlerin hemen hemen hepsi ülkedeki entelijansiya’nın zamana ve zemine uygun ve bunların getirdiği yeni şartlara intibak eden ve çözüm getiren ancak eskinin devamı olan ve tekrarı olmayan yeni bir medeniyet yorumunu ortaya koyamamış olmasıydı. Bu gerçek bugün için doğru olduğu gibi son iki yüzyıl içinde geçerliydi ayrıca sadece ülke için değil İslam Medeniyet ailesine dahil bütün ülkelerinde ana problemidir. Üzerinde toplumlar arası bir mutabakat sağlanmış ve zamanın ruhunu doğru okumuş aynı zamanda özden sapmamış bir medeniyet telakkisi bir medeniyet ailesinin bütün toplumlarının ortak değeridir. Medeniyet ailesine mensup olan her toplum bu ortak değer üzerinde kendi özelliklerine ve şartlarına göre kendi biçimlerini ortaya koyar böylece toplumun sahip olduğu ortak değerler le ürettiği ve kullandığı biçimler arasında bir uyum ve bütünlük bulunur. Ülkenin problemi sahip olduğu değerler sistemiyle kullandığı biçimler arasında bir yum ve bütünlük bulunmayışından kaynaklanır çünkü değerler sistemi bütün engellemelere rağmen halen İslam medeniyetine ait olduğu halde uygulanan biçimler rasyonalist temelli batı uygarlığına aittir.

Yazarın dış ülkelere gittiğinde gördüğü ve gözlemlediği yaşanır haldeki bütünlük ve uyum o ülkelerdeki medeniyet algısı ile uygulanan biçimlerin birbirinin devamı ve mütemmimi olması vakasından kaynaklanmaktadır.

Bu deneme eski tabirle bir heveskârın kendi imkân ve ihatası içinde okuduğu düşündüğü ve konuştuğu medeniyet meselelerinden ortaya çıkmıştır. İyi niyeti ve samimiyeti dışında bir iddiası olduğu söylenemez bunula beraber bu alçakgönüllü teşebbüsün çok daha şümullü derin ve engin açılımlara bir başlangıç olması ümit ve niyaz edilir.

DENEMENİN KURGUSU

Bu deneme bir Medeniyet Tasavvurunun veya Algısının ne olduğu ve buna olan toplumsal ihtiyacın mahiyetini sorgulamakla başlıyor. Bunun ardından bu algının nasıl belirlenebileceği sorusu ele alınmıştır. Bir Medeniyet Algısını veya Tasavvurunu tespit edebilmek için zamanın akışında cereyan eden olaylara ve ortaya çıkan birikime özel bir dikkatle bakmak ve ondan özel bir gayretle neticeler çıkarmak icab ediyor. Gerçekte medeniyet algısının mahiyeti ve nasıl tespit edilebileceği soruları birbirinin içinde biri diğerinden ayrılmaz iki konu oluşturuyor. Bundan sonra sıra medeniyet tasavvurunu etkileyen ya da oluşmasına katkıda bulunan ögelerin belirlenmesine, açıklanmasına ve irdelenmesine gelmiştir. Böylece bir Medeniyet Algısının oluşumu ve zaman içindeki serüveni ifade edilmeye çalışılmıştır. Bunun ardından Medeniyet Algısı ile bunun ürettiği biçimler arasındaki ilişkinin açıklanması ve bu biçimlerin toplumsal hayatın bütün safhalarındaki izdüşümleri sunulmuştur. İleride de değinileceği gibi tümüne Kültür adı verilen bu uygulamalar zaman ve zemin şartlarından bağımsız değildir. O halde biçimlerin yani Kültür’ün zamanın getirdiği şartlardan etkileneceği ve bu etkilenmenin Kültür’ü doğuran ana kaynak olan Medeniyet Tasavvuruna da yansıyacağı kuşkusuz dikkate alınmalıdır. Bu deneme bu konuda da bir şeyler söyleme çabası içindedir. Yukarıda özetlenen mütevazı kuramsal arka plandan sonra sıra bu kuramsal yapının iki önemli medeniyet alanına uygulanmasına gelmiştir. Bunlardan biri İslam Medeniyeti alanı, diğeri de Batı Uygarlığı alanıdır Deneme bu iki alanı vaz etmeye çalıştığı kuramsal alt yapıyı kullanarak tahlil ve izah etme gayretindedir. Son olarak İslam Medeniyetinin yeni bir yoruma gitmek zorunda olduğunu ve bunu İslam toplumları beklediği kadar dünyanın diğer toplumları tarafından da beklendiğini belirterek çalışmayı bitirmekteyiz.

MEDENİYET ALGISININ MAHİYETİ VE TOPLUMUN BUNA OLAN İHTİYACI

İnsan dedigimiz varlık ic boyutu ile üc katmandan oluşmaktadır bunlar basitten karmaşıga dogru ic güdüler, akıl ve duygu katmanlarıdır. Her insanda bu katmanlardan farklı nispetlerde mevcuttur kimisinde içgüdüler öne çıkarken kimisinde akıl baskın olur bazılarını ise duygular biçimlendirir. Ancak bütün bu katmanlar veya özellikler yahut yetenekler belli bir dogrultuda yönlendirilmek ihtiyacındadır. İnsanı diger canlılardan ayıran temel özellik de bu yönlendirilmek ihtiyacdır. Diger canlılar iç güdülerü ile öne çıktıkları akıl ve duygu planında daha geride kaldıkları tarih boyunca hep aynı biçimde bir hayatı sürdürmüşlerdir. Çünki onların varlığı gelişmeyen içgüdülerin hakim olduğu ve yönlendirme ihtiyacının bulunmadığı bir varlıktır. Kannaatimizce insanın diger canlılardan temel farkı içgüdüler, akıl ve duygudan oluşan iç dünyasının esas itibari ile yönlendirilmek ihtiyacıdır. Burada şöyle bir soru sormak yerinde olucaktır; İnsan neye göre ya da hangi ölcülere dayanarak yönlendirilecektir? Tarihi birikim ve tecrübe ve ondan çıkarılan sonuçlar insan varlığının medeniyet tasavvuru veya algısı dediğimiz bir degerler sistemine göre yönlendirildiğini söylemektedir hatta bu konudaki tespit öylesine kesindirki insan varlığı böyle bir değerler sistemi olmadan var olamaz bile denmektedir.

Yukarıda sözü edilen bu değerler sistemi insan varlığı tarafından kabul edilip benimsedikten sonra yukarıda sözü edilen üc katman vasıtası ile davranışa dönüşür diger bir deyişle insan varlığı içgüdülerini tatmin eder bir biçimde davranırken mutlaka değerler sisteminin kurallarını dikkate alır. Akıl vasıtası ile hayatını düzenler ve sorunlarını çözümlerken göz önüne aldığı esaslar yine değerler sistemidir. Aynı gerçeklik insanın duygusal davranışlarında da kendisini gösterir. Bunu çok açık olarak duygusal davanışların bir sonucu olan sanat eserlerinde görebiliriz. Değerler sistemi veya Medeniyet Tasavvuru kişisel olduğu kadar toplumsal bir gerçekliktir, yani bir toplumu oluşturan ferdlerde ortak bir özellik olarak mevcuttur. Bireyleri toplumda bir arada tutan çekim gücüde buradan kaynaklanmaktadır. Dolayısı ile bir şahsın sahip olduğu medeniyet tasavvurundan söz edilebileceği gibi bir toplumun sahip olduğu ortak bir Medeniyet

Tasavvurundan da bahsedilebilir. İşin doğrusu bir toplum içinde doğup büyüyen bir kişi toplumun sahip olduğu ortak Medeniyet Tasavvurunun bir mensubu olur.

Burada şu gerçeklikle karşı karşıya kalmaktayız yeryüzünde farklı toplumlar vardır ve bu farklılık her toplumun sahip olduğu farklı Medeniyet Tasavvurlarından kaynaklanmaktadır.

İnsan varlığının yaşadığı hayata mutlaka bir amaç ve anlam yüklemek gibi bir ihtiyacı vardır aynı insan hayatın başlangıcı ve sonu hakkında sorular sorar kendi yaşam süresi belli ve kısıtlıolduğu halde onun öncesni ve sonrasını düşünmeden ve sorgulamadan edemez. Ayrıca kendi varlığıda dahil olmak üzere yaşadığı evrenin başlangıcını varlığını sürekliliğini ve nihayetini devamlı araştırmakta ve sorgulamaktadır. İnsanın bir başka ilgi alanıda bilgisinin kaynağı ve doğruluk derecesini tartışmaktır. İnsan kendisini diger canlılardan ayıran çok önemli bir özelliğin bilgi edinebilmek yeni bilgi üretebilmek ve bunları değerlendirmek olduğunun farkındadır. Dolayısı ile bu özelliğinin mahiyetini tartışmaktan ve eleştirmekten geri duramaz bir de davranışlarına hakim olan genel kuralların kısacası ahlakın mahiyetini sorgular. Bütün bu sorular az veya çok nispette bütün insanlarda ve toplumlarda mevcuttur. Bu evrensel sorulara ne içgüdüler ne akıl ne de duygular cevap verebilir. Bunlara cavap verebilen ve insanda diger canlılara göre büyük bir ayrıcalık belirten özellik İnanç'tır. Bu açıdan bakıldığında neye inanmak gerektiğini medeniyet tarihçileri şöyle ifade ediyorlar: Her toplum tarih içerisinde bir değerler sistemine inanmıştır çünkü buna ihtiyacı vardır, toplumu bir arada tutan kuvvet de budur. Eğer böyle bir sistem yoksa ya da etkinliğini kaybetmiş ise o zaman ortaya çıkan durum anarşi veya kaostur. Ne toplum ne de bir birey böyle bir ortamda devamlı olarak yaşayamaz, mahiyeti ne olursa olsun bir değerler sistemine inanmaya muhtaçtır.

Değerler sistemi yahut medeniyet tasavvuru birey ve toplum tarafından bilinir idrak edilir ve içselleştirilir dolayısı ile Medeniyet Tasavvurunun toplumun bu eylemlerine imkan verecek derecede açık ve belirgin olması lazımdır. Ancak bu bilgilenme ve idrak etme hatta içselleştirme doğrudan doğruya toplumsal davranışlara yansıyacak bir güçte değildir. Toplum bir değerler sistemini hayatına tatbik etmek için ona mutlaka inanmak ve onu mutlaka sevmek mecburiyetindedir. Bu gerçekliği şöyle de ifade edebilir: Bir değerler sistemi yahut Medeniyet Tasavvuru bilindiği ve ancak sevildiği zaman hayata geçer ve yine bilindiği ve sevildiği yani bir inanç haline geldiği zaman yukarıda sıralanan evrensel sorulara da tatminkâr cevaplar verebilir.

Bu tatminkâr cevapların sadece o sistemi bilen onu seven ve ona inanan insanlar için bir gerçek olduğuda unutulmamalıdır.

Bir Medeniyet Tasavvurunun insandaki herhangi bir evrensel soruya verdiği cevap o insan o tasavvura inanmışsa tatminkâr olur, farklı bir Medeniyet Tasavvurunun insanı için bu cevap bir anlam ifade etmeyebilir.

Toplum bir Medeniyet Tasavvuru etrafında bir mütabakat oluşturduğunda veya diger bir deyişle söylersek bir değerler sistemini benimseyip ona göre davranmaya başlarsa belli bir davranışlar biçimi ortaya koyar. Bu davranşlar biçimi tümü ile “Kültür” adını verdiğimiz olguyu oluşturmaktadır. Burada hemen şu hususu belirtmek yerinde olacaktır ki farklı medeniyet sistemlerine sahip olan toplumlar birbirinden farklı davranış bütünlükleri oluşturacaklar ve neticede farklı Kültürler ortaya koyacaklardır. Bir Medeniyet Algısının mutlaka davranışlara yansımak yani hayata tatbik edilmek gibi bir zorunluluğu vardır çünkü toplum maddi dünyada mekâna ve zamana bağımlı olarak yaşamaktadır dolayısıyla bir eylemler zincirini gerçekleştirmek mecburiyetindedir. Yukarıda sözünü ettiğimiz içgüdü, duygu ve akıl katmanları bu eylemler zincirinde toplumsal bir ahenk kurmak için asla yeterli olmamıştır. Toplum sadece bunlara kaldığı zaman yine yukarıda değinilen anarşi ve kaosa düşmüştür. Medeniyet Tasavvuru toplumun bireylerini yönlendirerek toplumsal bir ahenk sağlamakta ve yaşanabilir bir huzur ortamı oluşturmaktadır. Netice olarak Medeniyet Tasavvuru zorunlu bir ihtiyaç olarak hayata geçmek mecburiyetindedir, bu tasavvur pratikte tatbik edildiği zaman ilkeleri ile insan davranışlarını biçimlendirir, bu biçimlendirme sonucunda toplum hayat macerası sırasında karşı karşıya kaldığı problemlere çözümler üretir. Üretilen çözüm yine medeniyet tasavurunun ölçülerine göre kabul görür ve tatminkâr bulunursa medeniyet tasavvuruna olan inanç ve güven artar ve bu tasavvur geliştrilerek hayatın yeni safhalarına zemin hazırlar, böylece çok muhteşem gelişmiş medeniyet tasavvurları tarihin muhtelif devirlerinde görülmektedir. Bazı kereler bunun aksi de olmuştur yani bir Medeniyet Tasavvuru hayata intikal ettiğinde toplumun karşılaştığı sorunları çözemiyor ise ya da ürettiği çözümler o taavvurun ölçülerine göre tatminkar olmuyorsa toplumsal bir huzursuzluk ve rahatsızlık başlar. Bu rahatsızlık sonucu önce Medeniyet Tasavvurundan kaynaklanan davranışların doğruluğu ya da yerindeliği tartışmaya açılır. Medeniyet Tasavvuruna kısaca “Öz” bundan doğan davranış biçimlerine Kültüre de kısaca “Biçim” dersek biçimlerin çözüm üretemediği hallerde önce farklı biçimlerin olup olamayacağı ya da doğruluğu ve yerindeliği tartışılır. Bir toplum sahip olduğu öze dayanarak ondan farklı biçimler üretebilmelidir.

Ürettiği biçimler çözüm getiremeyip toplumsal gerilimi arttırdığında bu kez bunlara hayat veren özün sorgulanması gündeme gelir. Öyle olabilir ki bu sorgulama sonucu “Öz” yani Medeniyet Tasavvuru artık hayatiyetini sürdüremeyecek derecede ağır yaralar alır ve neticede o tasavvur toplumsal ölçekte terk edilip yerine o eski tasavvurun izlerini taşıyan ancak devamı olmayan yeni bir Tasavvur inşa edilir. Bu bir toplum için fevkalade zor ve sancılı bir süreçtir yeni bir Medeniyet Tasavvurunun inşa edilmesi bazı kereler anarşi ve kaos ile dolu yüzyılları alabilmektedir.

Bir Medeniyet Tasavvuru veya kısaca Öz hayata tatbik edilip Kültürü yani Biçimi oluşturduğunda ürettiği çözüm ve ulaştığı sonuç tatminkar ise ona olan güven ve bağlılık arttığı gibi kendiside yavaş yavaş unutulmaya başlanır. Toplumun büyük bir kesimi sadece gördüğü ile duyduğu ile ve uyguladığı ile yaşamak eğilimindedir davranışlarının arka planında yer alan ve bütün biçimlere hayat veren soyut nitelikli Öz’ü kolayca kavrayıp algılayamaz ve sadece uygulamalar ile yetinir. Öze olan güven ve bağlılık biçimlerin özü kanıtlamasıyla güçlenirken esasında kitlesel manada güçlenen öz değil biçimlerdir., Öz bu süreçte kitle için giderek sislerin arkasında kaybolur ve biçim hiç hakkı ve yetkisi olmadığı halde kitle tarafından Öz olarak algılanmaya başlar. Gelenek dediğimiz gerçeklik böylece ortaya çıkar. Gelenek kitleye nasıl davranılması gerektiğini ögrettiği için pratik yönden çok faydalı ve lüzumludur. Kitle geleneğin öğütlediği biçimi uygulayarak toplumsal uyumu huzur ve sükûnu kolayca sağlar bu açıdan bakıldığında geleneğin gerekliliği ve faydası asla inkar edilemez. Bununla birlikte geleneğin yani biçimin ardında var olan ve ona hayat veren özün giderek unutulması ise bu gerçekliğin vahim bir boyutunu teşkil eder. Hayat değişim üzerine kurulmuştur zemin ve zamana bağlı olarak ortaya çıkan biçim de bu değişimden nasbini almak zorundadır. Kısaca ifade etmek gerekir ise: Biçim ya da diger bir deyişle gelenek zemin ve zamana bağlı olarak ortaya çıkan değişim koşullarına cevap vermek zorundadır. Özetle söylersek: Kitlesel manada büyük kolaylık ve fayda sağlayan gelenek değişimle zıt özelliklere haizdir biri sabit, diğeri adı üstünde değişkendir. Zaman ve zemine bağlı olan genel kaide değişim sabit özellikli geleneği zorlar, gelenek bu değişimi bir hadde kadar engeller veya geciktirebilir. Tarihi gözlem ve deneyimler bize değişimin hayatın değişmez bir yasası oldugunu ve her dönemde yeni bir biçimler bütünlüğünün üretilmesi ve uygulanması gerektiğini gösteriyor dolayısı ile kısaca söylemek gerekir ise; gelenek değişime tabi olmak mecburiyetindedir.

Değişimin getirdiği şartlar geleneğe uymadığı zaman gelenek yani biçim üzerinde ısrar edilirse toplumsal bir huzursuzluk başlar bu ısrarın devamı halinde gelişerek büyür ve biçimin ardındaki Öze doğru yayılır. Öz ise ürettiği biçimlerle beraber bir toplumun kimliğini oluşturmaktadır. Özünü yani Medeniyet Tasavvurunu yaralamış veya kaybetmiş bir toplum aynı zamanda kimliğini de kaybetmiş olur. Böyle bir topumun mensubu olmak ise büyük bir yük ve azaptan başka bir şey değildir.

Bir toplumda en azından bir kesim ve özellikle Medeniyet Tasavvuru yani Öz ile Biçim arasındaki ilişkiyi hiç unutmamak ve hep gündemlerinde tutmak mecburiyetindedirler. Bu kesim aynı zamanda, zamana ve zemine bağlı olarak hayatın değişen şartlarını da gözlemlemek zorundadırlar. Aynı dikkati değişen şartların biçimle olan ilişkisine de yönlendirmek ve bu ilişkiyi zaman zaman değerlendirmek zorunluğuda vardır. Bir biçimin veya geleneğin geçerli ve faydalı olduğu halde terk edilmesi ciddi manada toplumsal bir kayıptır. Çünkü her gelenek arkasındaki Öze bağlı olarak çok önemli toplumsal bir işlevi yerine getirmektedir hayatiyetini sürdüren bir geleneği erken ve yanlış bir kararla, bazen de zor kullanarak ortadan kaldırmak bu toplumsal işlevi dumura uğratmak demektir buna karşılık aydınların görevi yukarıda değindiğimiz değişim - biçim gözlemini değerlendirerek değişmesi gereken geleneği ya da biçimi, yine aynı Öz den kaynaklanan yeni bir biçimle değiştirmektir bunu yaparken toplumsal huzuru ve uyumu bozmayacak bir zaman süresi ve uygulama biçimi gerekir. Böylece Medeniyet tasavvuru yani Öz, farklı bir biçimle toplumsal kimliği kurmaya ve yaşatmaya devam eder.

Bir Medeniyet Tasavvuru farklı toplumlar tarafından da benimsenip inanılarak kabul edilmiştir. Böylece ortaya çıkan büyük gruba “Medeniyet Ailesi” adı verilir. Böyle genel kabul gören bir Medeniyet Tasavvuru her toplumda farklı biçimlerle hayata intikal eder çünkü her toplumun yeryüzünde yaşadığı farklı bölgeler ve farklı bir hayat macerası vardır böylece medeniyet tasavvuru veya Öz toplumlar arası ortak bir değer olduğu halde bundan kaynaklanan Kültür yani biçimler farklılaşır. Bu farklılık o medeniyet ailesine büyük bir zenginlik getirir üsteki Öz yani medeniyet algısı ortak olduğu için medeniyet ailesine dahil olan toplumlarda en üstte ortak bir değerler sistemi vardır bu ortak değerler sistemi o aileye mensup olan bireye toplumların yeryüzündeki geniş dağılımı, nüfusu, zenginliği ve renkliliği düşünüldüğünde büyük bir huzur güven ve itminan sağlar bu olgu birey ölçeginde geçerli olduğu kadar toplumsal ölçekte de geçerlidir. Her toplum ait olduğu medeniyet tasavvurunun maddi ve manevi zenginliği ile rahatlar hale ve istikbale güvenle bakar. Üstteki ortak Özün yani Medeniyet Tasavvurunun her toplumda intikal ederken, yani biçimlere dönüşürken ortaya koyduğu farklılığı gözlemlemek ve bundan bir haz duyabilmek için bir yandan toplumlar arası geçirilirliğin sağlanması gerekli olduğu gibi diger yandan da biçimlerin kısıtlamalarında kalmamak ve Özü unutmamak gerekir. Çünki şu husus bir kez daha belirtilmelidirki bütün biçimlere hayat veren toplumların arasındaki ortak, Öz’dür.

Bir Medeniyet Ailesine mensup olan toplumlar arasında her türlü iletişim ve seyahat kısıtlamaları varsa ya da şu veya bu sebeple belli ihtilaflar hayatı kısıtlamış ise bu takdirde geçirilirlik tam anlamı ile sağlanamaz. Bu durum toplumların birbirlerinin sahip olduğu zenginliği önce fark etmemelerine sonra belkide küçümseyip önemsememelerine neden açar hatta daha ilerisi arada çözülmesi giderek zorlaşan anlaşmazlıklarda çıkabilir. Bu hal bir medeniyet ailesinin hayatiyetine kast eden en acımasız hadisedir. Bu durumda toplumların oluşturacakları sinerji yerini onlardan çok şey götüren bir büyük ve telafisi zor zarara bırakır. Bu durum kadar kötü olmasa bile Medeniyet Ailesini zaafiyete götüren bir başka durumda şudur; Bir Medeniyet Ailesinde hayatta aktif rol oynama ve biçimlerde çözüm üretme işlerinin sadece bir tek topluma bırakılmış ya da kalmış olmasıdır. Bu durum yine toplumlar arası geçirilirliğin şu veya bu sebepten dolayı engellenmiş olmasından kaynaklanır ya da toplumlar arası olası rekabet öyle ileri boyutlara varmıştırki geçirimlilik kendiliğinden ortadan kalkmıştır. Ancak bir Medeniyet Ailesinin hayatiyetini sürdürmesi için gereken enerji ve imkan tek bir toplumun kaldırabileceği bir yük değildir. Böyle bir yükün altında kalan toplum bir süre sonra bu hayatiyet için gereken enerji ve imkanı bulamaz çünkü her toplumun katkısı ile ortaya çıkan biçimsel zenginlik ve sinerji artık mevcut değildir. Tarih dönem dönem farklı Medeniyet Ailesinde ortak sinerjinin geliştiği zenginliği ve mutluluğu yada gerimsizliği ve hatta husumeti veya ailenin bütün yükünün bir toplumun üzerinde kalması gibi örnekleri sergilemektedir burada önemli olan husus bir Medeniyet Ailesine mensup olan her toplumun ortak Özü hiç unutmayarak gerçek zenginlik ve mutluluğun ortak bir sinerji yaratmakla gerçekleşeceğini idrak etmesidir. Tarihin her safhasında aynı Medeniyet Ailesine mensup toplumlar arasında çıkar çatışmalarının az veya çok şiddette olduğu bir gerçektir.

Ancak şurası da muhakkaktır ki bu çıkar çatışmalarının en üstte bulunan Öze sirayet etmediği örneklerde, Medeniyet Ailesi ve ona mensup olan toplumlar güvenli huzurlu ve müftehirdirler. Sebebi ne olursa olsun gerçek ya da suni çıkar çatışmalarının Özü etkilediği Medeniyet Ailelerine mensup toplumlar ise en üst değerler sistemi zedelendiği için kimliksizliğe ve harabiyete mahkûmdurlar.

Kaynak: http://ww3.ticaret.edu.tr/bgur/files/2013/03/12_sadettin_okten_ders-notu.pdf

Yorumlar