PROF. DR. SADETTİN ÖKTEN - MEDENİYET ÜZERİNE NOTLAR - 3

MEDENİYET ALGISINI ETKİLEYEN UNSURLAR

Bir Medeniyet Algısını tespit etmek için tarihe çok uzun dönemleri kapsayan ve eleştirel bir bakış altında bakmak ve olayları buna göre değerlendirmek gerektiğini yukarıda zikretmiştik. Ayrıca olayları ayrıntılarından soyutlayıp aralarındaki bütünlüğü ya da tutarlılığı görmek gerekmektedir. Ayrıntılarda kaybolan bir gözlemci ne kadar uzun bir döneme bakarsa baksın olayların ardındaki Medeniyet Tasavvurunu yakalamakta başarılı olamayacaktır. Yukarıda söz edilen şekilde yapılan bir gözlemleme sonucu toplumun veya toplumların belli bir zihniyet yapısını yani özgün bir medeniyet Tasavvuruna sahip oldukları yavaş yavaş ortaya çıkar. Belirlenmekte olan bu tasavvur dikkate alınarak olaylara tekrar göz atılırsa böyle bir tasavvurun daha net ve gerçekçi biçimi de elde edilir. Bir m. Tasavvurunu bu şekilde tespit ettikten sonra şimdi bunu oluşturan unsurları ya da buna etki eden faktörleri incelemeye başlayabiliriz. Medeniyet Tarihçilerinin yaptığı tespite göre bir Medeniyet Algısı dört ana unsurla etkileşim halindedir ya da böyle bir algının oluşmasında dört önemli etken söz konusudur. Bunlar; Mekan, farklı Medeniyet Algısıyla olan etkileşim, Ekonomik yapı veya maddi hayat ve zihniyet yahut manevi hayattır. Şimdi bu etkenleri teker teker tahlil etmeye çalışacağız.

Mekan: Yukardaki bahislerde de belirtildiği gibi bir Medeniyet Algısı toplumda bireylerin zihinlerinde ve gönüllerinde yer almış ve bunlara hakim olmuş bir değerler sistemidir. Ancak bu sistemin varlığını ifade edebilmesi için mutlaka hayata geçmesi ve biçimlere dönüşmesi icab eder. Diğer bir deyişle bir toplumun bireyleri sahip oldukları Medeniyet Algısı istikametinde davranarak bir dizi eylemler gerçekleştirirler ve bunların sonucunda maddi dünyada kendine özgü biçimsel bir yapı oluşur. Yine yukarıda söylediğimiz gibi bu eylemlerin sonucunda oluşan özgün biçimlerin tümüne Kültür adını vermekteyiz. Maddi dünyada oluşan bu eylemlerin var olabilmesi için zaman ve mekan dediğimiz iki unsur zorunludur. O halde toplumun Medeniyet Tasavvurunu hayata geçirmek için zorunlu olarak bir mekana ihtiyacı vardır yada kültür belli bir mekanda ve belli bir zaman diliminde üretilebilir. Bir kültürün zaman içinde üretilip korunup sonraki gelen nesillere aktarılabilmesi Medeniyet Algısının temadiyeti açısından zaruridir. Medeniyet Algısı uzun asırlar üzerinde geçerli olan bir olgu olduğundan bu asırlar zarfında gerçekleşen kültürel birikimin saklanıp muhafaza edilmesi ve bu suretle bunun ardındaki değerler sisteminin diri tutulması kaçınılmazdır. Bu husus ancak yerleşik toplumlarda gerçekleşebilir göçebe toplumlarda da bir Medeniyet Tasavvuru olmakla birlikte bu büyük ölçüde sözel nitelikte bir tasavvurdur. Bunun sebebi maddi objeleri bir göçebe toplum olarak taşımanın zorluğu hatta imkansızlığıdır. Ancak tüm biçimleri ihtiva eden Kültür hem sözel hem maddi niteliktedir. Sadece sözel nitelikte olan bir kültürel birikim ardındaki Medeniyet Tasavvurunun ifadesi bakımından diğerine göre çok büyük bir değer taşımaz. Buna karşılık yerleşik toplum özellikle şehirlerde yüzyıllar boyunca gelen asiller vasıtasıyla çok zengin ve büyük maddi bir birikim ve bunun yanında yazılı ve sözlü zengin bir külliyat oluşturabilir. Şu halde toplum için sabit bir mekan birinci kademede zengin bir kültürün üretilmesi için ve bunun ardından ikinci kademede bu kültüre hayat ve enerji veren Medeniyet Tasavvurunun geçekliğinin ve diriliğinin sağlanması için gereklidir.

Yerleşik bir toplum kendi Medeniyet Tasavvuruna göre kurduğu yada dönüştürdüğü şekilde hayatının bütün safhalarına ait maddi ve manevi varlıkları biriktirir muhafaza eder ve sonraki nesillere aktarılır böyle bir süreklilik Medeniyet Tasavvurunun canlılığı için mutlaka gereklidir. Bir Medeniyetin kurduğu şehre baktığınız zaman ilk önce görülen şehrin fiziksel yapısıdır. Bu fiziksel yapıda iki öge öne çıkar bunlardan biri şehrin silüeti ikincisi de yerleşim dokusudur. Silüete ve dokuya bakarak o şehri inşa eden kültürel yapı ve ardındaki medeniyet algısı hususunda doğru ve net ilk tahliller yapılabilir çünkü toplum kendi M. Alda var olan mekan tasavvurunu maddi dünyada inşa etmiştir. Her toplumun kendi özgün M. Alna göre bir mekan anlayışı ve düzenlemesi vardır. Bir şehir sadece mekanlardan ibaret olarak görülürse bu aktörleri olmayan bir tiyatro sahnesi gibi düşünülmelidir. Nasıl ki bir piyes aktörleriyle varsa ve sahne ve dekor bunları tamamlayan iki unsursa şehir de şehirli ile vardır, gerçekte şehri şehirli inşa etmiştir. Yine o şehri korur ve sonraki nesillere intikal ettirir. Şehirde yüzyıllar boyunca binalar anıtlar ve diğer yapılarla başlayan maddi birikim taşınabilen eşyalar ile devam eder. Bütün bu maddi birikimin bir anlam kazanması için yada bunlara toplumun üzerinde mutabık olduğu bir mana yüklenmesi için yaşanmışlığa yada diğer bir deyişle hatıralara ihtiyaç vardır. Şehirdeki bir anıt ilk yapıldığında, yapıldığı tarihten önceki dönemin bir birikiminin sembolik ifadesini yansıtır ancak toplumun içinde ve toplumla beraber uzun yüzyıllar yaşadığında gelişen hatıralar yumağı ona çok daha zengin bir anlam yükler.

Bu anlamın hem düşünce hem de duygusal boyutları vardır. Kısaca özetlemek gerekirse yerleşik toplum şehirlerde maddi ve manevi bir çok varlığı ve olguyu biriktirir bunlar o toplumun kültürünün birikimi ve zenginliğidir ve arkalarındaki Medeniyet Tasavvurundan güç ve hayatiyet enerjisi almışlardır. Aynı zamanda da o tasavvurun varlığını ve yaşama sevincini ifade ederler. Yukarıdaki paragraf’ da sözü edilen yerleşik toplum üç ana evreden geçmiştir. Bunlar; tarım, sanayi ve bilgi evreleridir. Bunlar arasında kesin bir ayrım yapmak mümkün olmamaktadır yani arz üzerindeki yerleşik toplumlardan bazıları tarım evresindeyken bir kısmı sanayie geçmiş olabilir veya bir toplumda tarım devam ederken sanayi de kurulmuş olabilir. Uygarlığın ilk başladığı dönemlerde tarım tamamen tabiat şartlarına bağlı olarak yapıldığı için ilk yerleşik toplumlar bu şartlara müsait olduğu ülkelerde, ilk medeniyetleri kurmuşlardır. Bu bölgeler sulamaya imkan veren nehir yataklarında olduğu için bu uygarlıklara “nehir uygarlıkları” deniyor. Bu örnekte mekânın, yerleşmeye dolayısı ile birikime dolayısı ile kültüre ve ardındaki Medeniyet Tasavvuruna nasıl imkan verdiğini açık olarak görmekteyiz. İlk medeniyetler tarımsal üretimlerinin yanında insanoğlunun diğer bir yeteneğinin göstergesi olarak ilkel biçimlerden başlayarak daha gelişmiş ürünlere doğru giden zanaatlarla da uğraşmışlardır. Tarımsal ve zanaat faaliyetleri sonucu ortaya çıkan fazla ve farklı ürünleri değiş tokuş ederek sonrada satarak ticari faaliyete de başlamışlardır. Farklı yerleşik toplumların birbirine erişebilmesi için o dönemlerde deniz yolu en kolay ve ucuz ulaşım vasıtasıdır dolayısı ile deniz kenarlarında yerleşmeye müsait olan yerlerde toplumlar arası ticarete imkan veren koloniler kurulmuştur. Böylece nehir uygarlıklarının yanında daha sonraki yüzyıllarda deniz uygarlıkları da ortaya çıkar. Birisi karada diğeri denizde yaşayan bu iki farklı tür toplum farklı biçimler ya da kültürler üretmiş ve hayatı zenginleştirmişlerdir. Bu ticari faaliyet daha sonraki yüzyıllarda iç denizlerden okyanuslara kaymış bu suretle çok daha büyük ölçeklere erişmiştir neticede okyanusların kenarlarında deniz aşırı büyük yolculuklara ve ticarete imkan tanıyan yeni medeniyet merkezleri kurmuştur.

Zamanın akışı içerisinde ticaret yolları ve bunlar üzerinde nakledilen mallar değişiklik göstermiştir. Bu sebeple bazı dönemlerin parlak ve zengin medeniyet merkezleri daha sonraki dönemlerde sönmüş hatta silinmiştir. Bu açıklamalardan ortaya çıkan sonuç bir medeniyetin hayata geçmesi için uygun bir mekanın gerekli olduğu bu mekanın adeta Medeniyet Tasavvuruna bir beşik vazifesi gördüğü fakat ona karşılık zamanın getirdiği değişik şartlar altında mekanlarında değişime ve sönüme maruz kalacağıdır. Kısaca söylemek gerekirse yerleşik toplum olmadan birikim olmuyor. Birkimin niteliği ve zenginliği mekanla yakından ilgilidir ancak mekan da medeniyet için değişmez bir veri değildir.

Farklı Medeniyet Algıları ile olan Etkileşim: Bir Medeniyet Tasavvurunun kendisinin farkına varması için kesinlikle başka Medeniyet Tasavvurları ile birlikte var olduğunun bilincinde olması gerekmektedir. Bu alemde gerek birey gerek toplum ancak farklılık farkında olabilir. Sadece kendi dünyası yani değerler sistemi ve buna dayalı özgün kültürü içinde yaşayan birey yada toplum değerlerini ve biçimlerini layıkıyla ve gerektiği gibi kavrayıp değerlendiremez dolayısıyla başka Medeniyet Tasavcuruna ve bunlardan doğan kültürlere mensup toplumlarla temas gerekir. Bunun için toplumsal yapının durağan değil hareketli olması icab ediyor böyle bir hareketlilik sayesinde başka toplumlarla önce bir temas kurulur sonra iletişim başlar sonunda da etkileşim gerçekleşir. Herhangi bir sebeple kendisini yaşadığı zaman diliminde var olan diğer Medeniyet Tasavvurundan soyutlayan toplumsal yapı kendi ait tasavvur o dönemde ne kadar güçlü olursa olsun bu hayatiyetini sürdüremez çünkü her dönemde değişim talep eden hatta bu değişimin zorunlu olmasını gerektiren kültürel yapısını yenileyip zenginleştiremez. Kültürel birikim ve yapı bu durumda birbirinin tekrarı ve taklidi olan ögelerle dolar bu gerçeklik Medeniyet Tasavvurunun hayatiyetini sürdüremediği ve her döneme ait bir cevabının ya da önerisinin bulunmadığı anlamına gelir.

Bir toplumun hareketliliğinin başlangıcı ticari faaliyettir. Ticaret hareketliliği sağlayan en tabi ve kolay yoldur çünkü insanlar bu sayede ilk önce ihtiyaçları olan maddi imkanları temin etmektedirler. Ancak bir ticari faaliyet sadece maddi imkan sağlamakla sınırlı kalmaz. Bu faaliyette bulunan kimselere ve onun etki alanındaki çevreye yeni bir bilgi, deneyim ve görgü aktarır. Etkileşim önce ticari faaliyetin getirdiği meta ile başlar ancak her metaın ardında onu imal eden teknik bir birikim o birikimin arkasında da bir medeniyet tercihi yer almaktadır. Kısaca söylemek gerekirse bu medeniyet tercihi bir fikir ve zevki o meta üzerinden bir başka toplumsal yapıya intikal ettirir. Ticari faaliyet sonucu topluma giren ve duyu organlarıyla algılanan meta yani fiziksel obje varlığı üzerinde bir medeniyet tercihinin düşünce duygu ve zevk dünyasını yansıtmaktadır. Böylece bir toplumdan diğerine medeniyet değerleri geçmiş oluyor. Bu geçiş karşılıklı olduğu zaman karşılıklı bir etkileşimi ve farkında olmayı ortaya koyar. Dolayısı ile böyle bir durumda her toplum hem etkileyen hem de etkilenendir. Bu hareketlilik toplumun kültürel yapısında yeni yorum ve oluşumlara ve neticede birbirini tekrarlamayan özgün bir kültürel birikime sebep olur. Bir Medeniyet Tasavvuru değişen zamana ve şartlara karşı yeni cevaplar ve öneriler üretebildikçe karşılıklı etkileşimden hiçbir zaman kaygı duymaz, aksine o etkileşim onun hayat kaynağı ve gelişim ve değişim dinamiğidir. Çünkü etkileşimle gelen yeni ve yabancı medeniyet tercihini yorumlayarak ondan kendine has bir biçim üretmek kabiliyetine sahiptir.

Yukarıda söz edilen durumun aksine eğer etkileşim tek taraflı söz konusu ise yani bir toplumdan diğerine bir akış var ve bunun karşılığı mevcut değilse o zaman şöyle bir durum ortaya çıkar; Etki alan toplum diğerine bir şey gönderemediği için bir baskı altında kalır. Gelen metaın karşılığı verilemediği için bu baskı giderek büyür ve meta üzerinden gelen medeniyet tercihi yeni bir takım biçimlerin yani kültürün üretilmesine imkan tanımayabilir. Bunun neticesinde gelen meta üzerinden ifadesini bulan yabancı medeniyet tercihi toplumda giderek yaygınlaşır ve hakimiyet sahası kazanır. Bir toplumsal yapıda iki farklı medeniyet tercihi çok kolay ve rahat bir biçimde yer alamayacağı için bu yaygınlaşma ve hakimiyet kazanma bir iç gerilim doğurmaktadır. Bunun sonucu M. Tas üzerinde bir buhrandan başka bir şey değildir ve toplumsal yapı öyle bir buhranı ancak kendi değerler sisteminin yeni bir yorumu sayesinde atlatabilir.

Yukarıdaki açıklamaları kısaca özetlemek gerekirse bir değerler sisteminin hayatiyetini sürdürebilmesi için onun farkında ve bilincinde olan bir toplumsal yapının var olması şarttır. Böyle bir toplumsal yapı da ancak farklı medeniyet algıları arasındaki etkileşim sonucu ortaya çıkabilmektedir. Bu sebeple medeniyet değerleri farklı olan toplumlar arasında sınırların geçirimsiz olmaması icab eder. Karşılıklı etkileşim ancak bu suretle mümkün olabilir. Yukarıdaki satırlarda bu etkileşimin en kolay yolunun ve ilk basamağının ticaretle gerçekleştiğini söylemiştik. Bunun biraz daha zor ve karmaşık olan ikinci bir yolu da entelektüel yani bilimsel ve sanatsal temastır. Bir Medeniyet Tasavvuruna mensup aydınlar bir başka tasavvurun yaşandığı bir çevreyle temasa geldiklerinde kendi medeniyet tasavvurlarını çok daha şümullü ve derin idrak edip değerlendireceklerdir. Buna ek olarak sahip oldukları donanım neticesinde kendi Medeniyet Tasavvuruna yeni uygulama alanları açmak yani özgün kültürel üretimler ortaya koymak da onların görevidir. Bir toplumun aydın kesimi kendi kimliğine sahip olduğu zaman bu ifade ettiğimiz işlemleri yerine getirebilmektedir. Tarihi tecrübenin çok net bir şekilde gösterdiği üzere toplumun ve özellikle aydın kesimin kendi kimliğinden başka edinecek bir kimlikleri ya da değiştirilecek bir şahsiyetleri yoktur. Diger bir deyişle kimlik ya da şahsiyet toplum ve birey için adeta değişmez bir özelliktir. Aydın kesim bu bilinç ve dikkatle davranarak her yabancı etkiden esinlenmek suretiyle kendi medeniyet tasavvuruna ait yeni bir yorum ve kültürel bir biçim üretmek sorumluluğundadır.

Ekonomik yapı veya Maddi hayat: Bir toplumun ekonomik faaliyeti esas itibari ile üretim ve ticaret aşamalarını kapsıyor. Üretimi olan bir toplum bu üretim sayesinde güvenli ve zengin ticaret imkanına kavuşabilir. Bu eylem alanlarının ardında teknolojik bir birikim, deneyim son yüzyıllarda bilimsel bilgi ve bunların ardında da bunların nasıl ve ne maksatla kullanılacağını belirleyen medeniyet tercihleri bulunur öyle ki bir Medeniyet Algısı İçindeki değerler sistemiyle bütün bir ekonomik faaliyet alanını tanımlar sınırlandırır ve biçimlendirir. Bu etkileşimin ters yönlüsü de geçerli ve doğrudur yani ekonomik bir faaliyet Medeniyet Tasavvurunu da etkilemektedir. Bu şu şekilde gerçekleşiyor ekonomik bir faaliyet maddi güç birikimine yol açar maddi güç birikimi ise zenginlik getirdiği gibi iktidar erkinin kullanılmasını da sağlar. Böylece dış dünyada biçim oluşturma yani kültür üretme eylemi mümkün hale gelir. Kültür üretme fiziksel âlemde gerçekleşen bir eylem olduğundan medeniyet tercihinin etkisi kadar maddi imkanlarla da bağımlıdır. Etkin bir ekonomi böyle imkanlar sağladığı için kültür üretimine sağlam ve emin bir zemin oluşturmuştur. Böyle bir imkana sahip olan toplum medeniyet değerleri itibariyle de diri ve enerjik ise ortaya çıkan maddi imkanı özgün bir kültür üretmek ve bununla medeniyet değerlerine, hayata yansıtmak imkan ve iktidarındadır. Kısacası medeniyet değerlerinin ortaya koyduğu irade gerçekleşebilmek için ekonominin sunduğu iktidara muhtaçtır. Bu küçük analiz ekonomi ile kültürü ve dolayısı ile medeniyet algısının yakın ilişkisini ya da birbiri ile olan bağımlılığını ortaya koyuyor.

Toplumlar uzun yüzyıllar boyu ekonomik faaliyetlerinin temelinde tarımla uğraştılar. Bu dönemlerde teknoloji söz konusu değildi, tarım yapılabilen arazi belliydi ve tabiat şartlarına göre buradan alınacak verimde takriben belirlenebiliyordu. Enerji kaynağı olarak ise insan ve hayvanların kas gücü bazen de o ilkel teknolojiye göre geliştirilmiş aletler vasıtasıyla akarsu kuvvetleri kullanılıyordu. Bu yüzyıllarda tarım yapılabilen arazinin değeri çok büyüktü teknoloji olmadığı için arz üzerindeki her alan tarıma açılamıyordu dolayısı ile verimli toprakları elde edip buraları işlemek bir toplumun ekonomik refahı itibari ile çok önemliydi. Yine bu dönemde toplumların nüfusu sayı itibari ile önemli bir ekonomik parametre rolü oynamakta idi. Ekonomik faaliyetin temeli tarım olduğu için ve bu tarım toplumun elinde olan belli bir arazi üzerinde yapıldığında burada çalışacak olan nüfusun sayısı aşağı yukarı belli idi. Bu nüfusun ne kadar insanı besleyebileceği de ayrı bir sorun teşkil ediyordu. Toplam nüfus tarımsal üretimin herhangi bir birikime imkan bırakmayacak şekilde tüketilmesine yol açıyorsa o toplumun ekonomik olarak zenginleşmesi mümkün değildir. Bunun zıttı olarak nüfus toprakların gereği gibi işlenmesine imkan vermeyecek kadar az ise üretim düşecek ve neticede birikim olmadığı için ekonomik ilerleme de kayıt edilmeyecektir. O halde teknolojinin olmadığı dönemlerde var olan tarım toplumunda belli bir ekonomik seviyenin elde edilmesi için gerekli olan birikim üretime imkan veren arazi ile üretim yapan kesimin ve bunların beslediği toplam nüfusun belli bir denge içinde olmasıyla mümkündür. Böyle bir denge kurulmadığı anda birikim ortaya çıkmaz ve ekonomik yapı zayıflar.

Yukarıda sözü edilen özelliklerdeki tarım toplumunda nüfusun tarımla uğraşan geniş bir kesimi hayatını rutin eylemler içinde geçirmek mecburiyetindedir. Bu kesimin hayatta takip edilecek yol bakımından fazla bir seçeneği ve hatta zaman zaman özgürlüğü yoktur. Buna karşılık bu tür bir toplumda bilgi idare imkanı ve neticede zenginlik küçük bir kesimin elindedir. Bu küçük kesim elindeki imkânları, bilgi ve görgüsünü kullanmak suretiyle kültür üretebilmek imkanına sahiptir. Geniş kitleler manevi ihtiyaçlarını ve kimliklerini üretilen bu kültürün kendilerine düşen payından alarak tatmin ederler. Bir başka deyişle ifade edilirse küçük bir kesim oluşturan seçkinler toplumsal alt yapıyı ve ihtiyacı doğru okuyarak bütün cemiyeti gerçekçi ve olabilen bir istikamette ve aynı zamanda kendi medeniyet algısıyla da barışık olarak yönetmek ve yönlendirmek mecburiyetindedirler. Dolayısı ile tarım toplumunda imkan ve iktidarı bu toplumsal yapının bir zorunluluğu olarak elinde tutan yada üstlenen seçkin kesimin sorumluluğu çok büyüktür ve hata yapmak gibi bir lüksü yoktur.

Toplumlar son üç yüzyıldır batıda zuhur eden oradan bazen hızlı bazen yavaş bir tempoyla dünyanın diğer bölgelerine yayılan ve hala da yayılmaya devam eden farklı bir üretim biçimi ile tanıştılar. Öyle ki o biçime geçen toplumların tarımla olan ilişkileri eskisine göre önemini tümü ile kayıp etti. Bu yeni üretim biçimine sanayi devrimi deniliyor. Buradaki temel özellik üretim için gerekli enerjinin makine adı verilen bir takım aletlerle sağlanmasıdır. Makine üretimde kullanıldığı zaman üretim süreci, iklim, arazi, zaman, akarsu gibi etkenlerden bağımsızdır.

Makine üretim yapabilmek için hammaddeye ve iş gücüne muhtaçtır böylelikle tarım toplumunda bu nitelikte var olmayan iki yeni unsur ekonomiye katılmış olmaktadır. Bunlardan biri ham madde ve hammaddeyi sağlayan ülkeler, diğeri de iş gücü ve işçi sınıfıdır. Sanayi devrimi gerçekleşirken dünyada ham madde sahibi olan ülkeler ağır bir emperyalist baskı altında kaldıkları gibi iş gücü temini için insan hakları ihlalleri ve zulümler pervasızca gerçekleşmiştir. Ayrıca makinalı üretimin yoğunlaştığı yeni bir kent biçimleri olan sanayi şehirlerinde iş gücünün yığılmasıyla yeni sosyal problemler çığ gibi büyümüştür. Bütün bu olumsuz gelişmelere rağmen sanayi toplumu makine ile gerçekleşen kitlesel üretim sayesinde o döneme kadar tahmin edilemeyecek ekonomik büyüklüklere erişmiş ve bu imkana sahip olmayan ülkelere göre fevkalade zenginleşmiştir. Bu zenginlik medeniyet tercihinin ortaya koyduğu iradeyi kültürel biçimler olarak inşa etmek iktidarını da beraber getirmiştir. Özellikle batı dünyasında üretilen bu zengin ve etkileyici kültürel biçimler batı insanının medeniyet değerleri konusunda kendine duyduğu güven ve gururu katbekat arttırırken bu imkanlara sahip olmayan diğer toplumlarda medeniyet tercihleri hususunda büyük ve aşılmaz tereddütler, şüpheler ve inkarlar doğurmuştur. Batı dünyasında ekonominin ortaya koyduğu zengin ve gelişmiş tablo zamanla toplumun bir çok kesimlerini belli bir ölçek dahilinde yayılmıştır dolayısıyla toplumun geniş kesimleri kültür üretiminde kendilerini de bir pay ve iktidar sahibi olarak görmeye başlamıştır. Neticede tarım toplumunda kültür üretimi ve buna hayat veren medeniyet tercihinin sorumluluğu dar bir kesimin üzerindeyken sanayi toplumunda bu sorumluluk adeta toplumsal bir ölçeğe erişmiştir. Dolayısı ile sanayi toplumlarında kültürel üretim ve medeniyet tercihi ekonominin getirdiği imkanlar sayesinde bütün toplumun malıdır denebilir. Bu geniş birliktelik dar ölçekte sorumluluğu azaltmış toplumun bütün kesimlerinin medeniyet tercihi ve kültür üretimine katkısını sağlayarak yanlış yönetme ve yönlendirme ihtimalini en aza indirmiştir. Buna karşılık yukarıda da değinildiği gibi sanayi devrimini yapamamış yada yapmakta olan toplumlarda bunu gerçekleştiren toplumlara göre medeniyet değerleri üzerinde daha fazla bir kuşku ve inkar fırtınası hala esmeye devam ediyor. Sanayi toplumu güçlü ve zengindir ürettiği kültürle kendi uygarlığını destekler ve geliştirir. Sanayinin getirdiği geniş maddi imkanlarla bunu kuramamış ülkeler üzerinde çoğu kez maddi bazen de maddi ve manevi bir tahakküm ve baskı kurar.

Bu aradaki eşitsizliğin kendiliğinden doğan bir sonucudur da maddi dünyadaki üstünlük bir kültür üretimi olarak sanayi bakımından gelişmemiş yada gelişmekte olan ülkelere sirayet eder. Ancak etki bu kadarla da kalmaz her kültürün ardındaki medeniyet algısı o kültürel oluşum yada meta ile beraber ülkeye de girer. Toplum o meta üzerinden onu üreten Medeniyet Tasavvurunun değerlerini farkında olmaksızın teneffüs etmeye başlar ve bir süre sonra kendi medeniyet değerlerine yabancı bigane ve sorgular bir tavır alır. Medeniyet Tarihçileri bu hadiseye medeniyet tahakkümü adını veriyorlar.

Ekonomik durum yukarıda sözü edilen mekan gibi sabit özellikte ve seviyede kalmaz. Değişen zamanın getirdiği yeni şartlar bir toplumsal yapının ekonomik durumunu farklı imkanlar yada sorunlarla karşı karşıya bırakır. Burada önemli olan ekonomik periyodları izleyecek kapasite ve birikime sahip olmaktır. Bu gerçekleştiği takdirde ekonomik dalganın getirdiği imkanlar yada sorunlar doğru bir şekilde okunup değerlendirilebilir ve onlara karşı doğru stratejiler geliştirilebilir. Burada görev yine toplumun içinden yetişmiş kendi değerleriyle kimliğini tanımlayan ancak dünyadan da haberdar olan uzman ve seçkin kişilere düşmektedir. Kısaca ifade etmek gerekirse; bir uygarlığın tarih içindeki serüvenini incelerken onun karşı karşıya kaldığı ekonomik dalgaları da mutlaka göz önüne almak ve uygun periyodları hesaba katmak sureti ile doğru değerlendirmek gerekir. Bazı kereler sönümlenmeye doğru giden bir medeniyet tasavvurunun hemen yanında son derece müsait olmayan ekonomik bir dalga yer almaktadır. Bu durumda o tasavvurun kendisini olabildiğince koruyarak bu dalganın geçmesini beklemekten başka yapacağı fazla bir şey yoktur. Bu gayri müsait dalga sona erip yeni bir dönem açıldığında o medeniyet tasavvurunun tekrar parlamayacağını kimse söyleyemez.

Zihniyet yahut Manevi hayat: Bir Medeniyet algısına etki eden ya da onu oluşturan faktörlerden bir tanesi de toplumsal zihniyettir. Toplumun sahip olduğu zihin yapısını onun manevi hissiyatı olarak ta ifade edebiliriz. Zihin kelimesi her ne kadar akli bir ortamı çağrıştırsa da zihniyet kavramı içinde akli yaklaşımlar olduğu kadar duygusal tercihlerde vardır. Dolayısı ile bir toplumun sahip olduğu ortak zihniyet onun tercih ettiği düşünme sistematiğini gösterdiği gibi duygusal önceliklerini de ifade eder . Toplum zihniyet yapısı itibari ile bir değerler sistemine bağlandığı zaman orada maşeri bir mütabakat oluşmuş demektir. Böyle bir mutabakat buna sahip olan topluma büyük bir coşku heves ve dinamizm getirir. O toplum değerler sisteminin gösterdiği doğrultuda birbiri ile tutarlı bir eylemler dizisi ortaya koyar ki yukarıda da ifade edildiği gibi buna kültür adı verilmektedir. Böyle bir maşeri mutabakat ve oradan üretilen değerler sistemi ile uyumlu kültür toplumda bütüncül, tutarlı bir kompozisyon oluşması demektir. Böyle bir toplumun fertleri zihnen ve kalben duru sakin ve mutlu bir hayat sürerler çünkü insan varlığının huzura kavuşması için vazgeçilmez ve birinci şart inandığı gibi davranabilmek ve yaşayabilmektir.

Bir toplumun üzerinde uzlaştığı değerler sistemi Medeniyet Tarihçilerinin tespitlerine göre öncelikle ve özellikle dinden kaynaklanır. Din, topluma ve insana ait evrensel sorulara cevap verdiği gibi yaşama biçimi ve ilkeleri doğrultusunda da önemli istikametler göstermektedir. Çağımızdaki seküler dünyada dinle hiç alakası olmadığı sanılan bir takım biçim ve ilkelerin geri planına doğru yolculuğa çıkılsa burada mutlaka dini bir iz bulunur. Değerler sistemi din den geldiği gibi din gibi algılanan yani iman edilen felsefi bir sistemden de doğabilir. İlkinde inananlar için kaynak bu dünyanın dışında aşkın bir güçten gelmektedir, ikincisinde ise kaynak bu dünyanın içinde özgün ve özel bir insandır. Buradan anlaşıldığı üzere medeniyet algısının ya da değerler sisteminin temelinde bir inanç ya da iman yer almaktadır. Böyle bir inanç söz konusu değilse Medeniyet Algısı bir bilgi objesinden öteye bir değer taşımadığı gibi kendisine uyularak hareket edilecek bir dinamizmi de ihtiva etmez.

Bir Medeniyet Algısı kültür ürettiği müddetçe gerçekçi hayatın içinde ve işlevseldir. Ancak bu sayede bir değer ve itibar kazanır, toplum tarafından benimsenir çünkü Medeniyet Algısına dayanılarak üretilen kültür özgün bir biçimler bütünüdür. Toplum bu sayede inancı ve davranışları yani ürettikleri ile bir bütünlük manzarası kazanmıştır. Bu manzaraya kısaca “Kimlik” adını veriyoruz. Bu suretle ortaya çıkan toplumsal kimlik bir yönü ile belli bir özelliği taşıdığı gibi bir başka yönü ile de tüm insanlık camiasına bir zenginlik katmaktadır. Burada ortaya çıkacak olan temel sorun kültürün yani biçimlerin zamanla değişime maruz kalmasıdır. Biçimler zamanla değişmekle beraber ardındaki Medeniyet Algısı zamanla değişmez yada çok zor değişir. Değişen biçimlerle değişmeyen yada zor değişen zihniyet arasındaki çelişki eğer o biçimleri o zihniyet üretmemiş ise giderek gelişen bir gerilim doğurur. Topluma gelen her biçim ardında kendine özgü bir zihniyet barındırmaktadır.. Biçim sadece şekilsel olarak gelmez ardında kendi kendisini sessiz bir ifade ile vurgulayan bir zihniyet vardır. Böyle bir durumda toplumdaki var olan zihniyetle yeni gelen zihniyet arasında ciddi bir gerilim doğar. Bu gerilim bir yönü ile toplumu rahatsız ederken diğer bir yönü ile de ona yeni bir imkan sunmaktadır. Eğer aydınlar bu gerilimi doğru okuyup değerlendirebilirlerse buradan kendi zihniyetlerine dayanarak yeni bir biçim üretebilirler. Bu olgu Medeniyet Algısının canlı olduğunu ifade eder dolayısı ile toplumda oluşan her gerilim Medeniyet Algısının diriliğini test etmek için bir vesile ve bu algıdan yeni bir yorum üretmek için bir imkandır. Biçimler üzerinden çıkan her probleme bir çözüm üretebilen medeniyet algısı ya da değerler sistemi dinamik bir süreç yaşamaktadır. Böyle bir medeniyetin her çağda ve her türlü şart altında önce kendi toplumuna sonra bütün insanlığı söyleyecek bir sözü iletilecek bir haberi vardır. Bu açıdan bakıldığında biçimler üzerinden gündeme gelen sorunların adeta bir hayatiyet kaynağı olduğu anlaşılır. Buna karşılık ürettiği ve kullandığı biçimlerde hiçbir sorun yaşamayan ve bu biçimlerin m. Algısıyla uyumlu olduğu toplumlarda devamlı sükun ve huzur hali olmakla birlikte m. Algısının canlılığı denenmemiştir. Kitleler sükunet içinde yaşarken arka plandaki değerler sisteminin hayatiyetinden emin olabilirler ancak bu emniyet halinin ne kadar gerçekçi olduğu meçhuldür. Nihayette şunu söylemek gerekir ki böyle bir durumda biçimler zaman içinde tekrarlana geldiğinde yeni bir yorum ve biçim üretilmesi söz konusu değildir. Bu durumda m. Algısı tekrarlanan biçimlere mecbur kaldığından bir boyutu ile donmuş gibide addedilebilir. Tarih toplumun bütün kesimlerinin farkında olmadan ilerleyen zaman içinde giderek donuklaşan bir çok medeniyet serüvenine sahne olmuştur. Bu gelişmenin belki en hazin tarafı da m. Algısında ki durağan ve donukluğun ilerlemesi sırasında toplumsal yapının bunun farkına varmamasıdır. Gerçekte hayatın devamlı değişen şartları bütün biçimleri az yada çok zorlamakta ve değişime yönlendirmektedir. Bir m. algısını toplum ölçeğinde hayatın bu değiştirici şartlarından izole ettiğiniz zaman onu koruduğunuzu zannedebilirsiniz. Gerçekte bu koruyucu kalkanı kaldırıp Medeniyet Algısını değişimlerlbaşbaşa bırakmak daha sağlıklı bir yol olarak gözükmektedir. Burada sahip olunan medeniyet algısının yada zihniyetin biçimlerdeki değişimlere karşı çözüm üretememe ihtimali de söz konusudur. Böyle bir ihtimal toplumu korkutur ve endişeye sevk eder. Ancak çözüm üretememe gerçek bir durum ise bunun olabildiğince erken fark edilmesi bir başka şans ve müspet bir ihtimaldir gerilim fark edilmiş ve çözüm arayışına geçilmiş olabilir.

Bir Medeniyet Algısı toplumsal zihniyet tarafından benimsenmiş ve kabullenilmiş ise toplumun belli başlı bütün aktörleri o algıya göre eylemlerini yapar ve sürdürürler. Böylece toplumun bütün kesimlerinde ortak ve bütüncül bir davranışlar kompozisyonu görülür. Bunun için toplumun farklı aktörlerinin birbirleriyle haberleşmelerine çok fazla lüzum da yoktur. Herhangi bir mahalde ve vakitte ortaya çıkan durum o yerdeki sorumlu kişi tarafından değerlendirilip durumun gerektirdiği gibi hareket edildiğinde bu değerlendirme ve eylem maşeri zihniyete göre yapılmışsa toplumun bütün kesimlerinde tasvip ve itibar görür. Buna en üst yönetici de dahildir. Böyle bir toplumsal yapıda hayatın getirdiği hadiseler büyük bir süratle halledildiği gibi toplum katmanları arasında dair huzursuzluk ve gerilim doğurmaz. Bunun aksi olan durumlarda yani toplumsal zihniyette değerler sistemi itibari ile ortak bir mutabakat yok ise zuhur eden her hadise yeni bir problemler yumağı olmaya ve toplumu germeye namzettir. Çünkü çıkan olayın algılanışı ve ona karşı üretilmiş olan eylem farklı kesimlerde farklı şekillerde algılanıp değerlendirilecek ve giderek büyüyen bir ihtilaf kaynağı olacaktır.

Kaynak: http://ww3.ticaret.edu.tr/bgur/files/2013/03/12_sadettin_okten_ders-notu.pdf

Yorumlar