SÜLEYMAN VAR SÜLEYMAN'DAN İÇERU - PEYAMİ SAFA GÜLAY

gel gel berû ki savm u salâtın kazası var
sensiz geçen zamânı hayatın kazası yok
nesimî


Bir dervişin, bir velinin, cümle Allah dostunun ve tabii peygamberlerin hayatıyla ilgili olarak ilk tahlilde öğrendiğimiz şeylerin, onların meslekleri, geçimlerini nasıl sağladıkları, nasıl bir evde oturdukları, nasıl giyindikleri, neyi yedikleri, hangi dünyalıklara sahip oldukları gibi meselelerle hemen hiç alakasının olmayışı, nasıl bir hikmeti havidir?

Gerçi bunları sonradan öğrensek bile, bizim arzuladığımız şeylerle onların iltifat ettiği şeyler arasında derin bir boşluğu tecrübe ederiz: Kimi marangozdur, bir başkası rızkı için her gün sadece bir meyve veren ağaca güvenir, kimi rahat yatakta yatmaktan ar eder, diğeri tek libasını da verdiği için cemaate yerden topladığı halıyı sarınarak iştirak eder, kimi karnına taş bağlar, öbürü dünyalık denilen şeyden hususi bir dikkatle kaçar… Sonradan öğrendiğimizde, onların bizimle benzer arzuları paylaşmadıklarını görürüz ya, bu başka mesele. Soruyu tekrar edelim: Onların hayatlarıyla ilgili ilk tahlilde öğrendiğimiz şeyler, neden bugün bütün hayatımızı üzerine kuruyor olduğumuz kaygılara tekabül eder cinsten değildir?

Çünkü bunlar kazası olan şeylerdir. Bir insanı Allah dostu yapan şey, kazası olmayan bir şeyi kazası olan bir şeye nispetle daha mühim görüyor oluşudur. Bir mesleğin, yoksulluğun, bir yemeğin, iki parça libasın, dünyalık namına ne varsa, hepsinin kazası mümkündür. Düşünün, Cennet’in bile kazası mümkün olacak ki, Peygamber bizi, ümmetini sayıklayarak Rabbinden müsaade istemişti.

Gece yatmazdan önce yaptığımız muhasebenin sonucunda kazası olan şeylere ayırdığımız vaktin kazası olmayan şeylere ayırdığımız vakti geçtiğine şahit oluyorsak, kuvvetle muhtemel, bir derviş, bir veli, bir Allah dostu ve dahası bir peygamber ile aynı yolu paylaşamıyoruz demektir.

Anlattıklarımıza, şikayetlerimize, yazıp çizdiklerimize, hasılı bizden sadır olan her şeye samimi bir dikkatle bakarsanız, ilk göreceğiniz şey, şu ya da bu vesileyle ne kadar hakkımızın yendiğinden bahsediyor oluşumuzdur. Halbuki bu, kazası olan bir şeydir. Hiç kimse, hakkının yenmiş olmasından mesul tutulamaz. Kazası olmayan şey, bizim birisinin hakkını yemiş olmamızdır.

İnsanın kazası yoktur. Dahası, insanın kazasının olmayışının, bizim başımıza ne geldiğiyle hiçbir alakası da yoktur. Eğer Yunus’un koyduğu kaideye itibar edeceksek -ki, elbette edeceğiz- kazası olmayan bir şeyi terk ettiğimizde, kazası olan bir şeyi yapmamızın da bir kıymeti olmadığını bileceğiz. Namazın kazası vardır, fakat bir gönül kırarsak, kıldığımız namaz olmaz.

Biz kazası olan şeylerle mi ilgiliyiz, kazası olmayan şeylerle mi, bunu nereden bileceğiz? Bu sorunun cevabının, şu sorunun cevabıyla birinci dereceden mukayyet olduğunu anlamak durumundayız: Hz. Süleyman aleyhisselama bahşedilen iki şeyden birini seçmek hakkı bize verilseydi, hangisini seçerdik: Tarihin en büyük servetini mi, kuşların dilini bilmeyi mi?

Yorumlar