İNANMAMAKLA İSTEDİĞİN GİBİ İNANMAK ARASINDAKİ FARK - PEYAMİ SAFA GÜLAY

Müfîd Dergisi’nden Twitter’da yazdığım birkaç şeyi toparlayıp bir yazı haline getirmem rica edildiğinde, öncelikle elbette emir telakki ettim. Daha sonra da bu toparlamayı ne zamandır bahsetmek istediğim bir konu için müsait bir imkân olarak gördüm. Öncelikle bahsi geçen ifadeleri Twitter’dan oldukları gibi buraya taşıyıp, daha sonra bu tarz karmaşalarla ilgili genel birkaç şey ifade etmeye çalışacağım:

“Rahatsız edici olmamak için, şahsım adına konuşacağım: Benim kariyerim, tırnaklarımla kazıyarak geldim, çalıştım kazandım gibi şeylere inanmam. Elbette geçimimi sağlamak için gayret ettim, Allah da bir meslek nasip etti çok şükür. Onun rahmeti olmasa, hangi gayret sonuca ulaşır?Herhangi bir şeyin, tabii bu arada paranın da, sahibinin, onu kazanan değil ona ihtiyacı olan kişi olduğunu düşünürüm. Çünkü mülk Allah’ındır. Kimini vermeden sınar, kimini bakalım payından infak edecek mi diye.Devlet memuruyum. Genellemek haddime olmadığından, yine kendi adıma diyorum ki devlet bir gün gelip bana “senin maaşından kesip bir garibana vereceğiz” dese, bırakın vermemeyi, kimmiş o diye sormaya bile utanırım.Her şeyimizi veremiyoruz, halbuki Ebu Bekir hazretleri vermişti. Her şeyimizin yarısını veremiyoruz, halbuki hazreti Ömer vermişti. Yahu en azından verebileceğimiz kadarını vermek boynumuzun borcu değil mi?Dinimizde hangi iyiliğe “yapın, ama iyilik yaptıklarınız şöyle şöyle yaparsa yardımı kesin” diye şerh düşülmüştür? Hangi Allah dostu iyilik yaptığı kişinin vaziyetine göre hareket etmiştir?Allah bana yapmak istediğim mesleği ve geçimimi burdan sağlamayı nasip etti. Peki, beni savaştan kaçmak zorunda olan bir Suriyeli olarak yaratmaz mıydı? On yaşını göremeden açlıktan ölen Afrikalı bir çocuk olarak gelmiş olamaz mıydım dünyaya?Allah devletimizden razı olsun. Bırakın birkaç taşkınlığı, suçu, mülteciler tepeden tırnağa sorun olsa, tek bir çocuğun duasına denk gelmek bize ezel ebed yeter. Yardım edeni yardım ettiği kişinin durumu ilgilendirmez, bu ayıptır.Bu vesileyle kati kanaatimi tekrar etmiş olayım: Bir gün, yardıma muhtaç olanın yardımı alan değil yardım eden olduğu anlaşılacaktır, vesselam.”

İnsanların tamamının ya da hatta tamamının olmasa da tamamına yakınının bile herhangi bir konuda çok geniş bir uzlaşıya varmasının neredeyse imkânsız olduğunu herhalde artık biliyoruz. Hemen her konuda ihtilafa düşmek insan olmanın koşulu gibi sanki. Kaldı ki, bunda bir sakınca da yok. Tasavvufi bir kaideye göre, Allah’ın birliği konusu haricindeki konularda ihtilaf, rahmet olarak görülür. İnsanlar birbirinden farklı düşünecek ki, birbirlerine ihtiyaç duysunlar. Fakat şimdilik bu bahsi geçelim.

İhtilaf mecburi ve normaldir. En azından şahsi kanaatim bu yönde. Fakat usul meselesi bambaşka bir tartışma. Usul meselesine geldiğimizde, bir şeye inanmama hakkıyla bir şeye istediğimiz gibi inanma keyfiyetinin birbirine karıştırıldığını görüyoruz. Hamama girmeyebiliriz, girmeyi tercih edersek terleyeceğimizi de biliriz. İşte benim büyük tartışmalara yol açan meselelerde naçizane görebildiğim sorun, böyle bir sorundur. Sanki şöyle diyor gibiyiz: Hamama gireceğim fakat terlemeyi reddediyorum.

Müsaadenizle ve sıkıcı olmak pahasına basit bir örnek vereyim: Satranç oyununu düşünün. Satranç oynamak ya da oynamamak hususunda tamamen özgür olduğumuz söylemeye bile gerek yok. Fakat satranç oynamaya karar verdikten sonra artık özgürlüğümüzün sınırları satranç oyununun mantığı tarafından belirlenir. Yani atı çapraz bir şekilde ya da fili L şeklinde hareket ettiremeyiz. Stratejiyi elbette istediğimiz gibi belirleyebiliriz, fakat oyunun temel kaidelerine riayet etmek şartıyla.

Benim mülteci meselesiyle ilgili kanaatlerim elbette meseleye şahsi yaklaşımımı ifade ediyor. Fakat kanaatlerimi bir tercihten değil bir mesuliyetten hareketle şekillendirmeye çalıştığıma inanıyorum. Bir Müslüman olarak, mültecilere her türlü zorluğa rağmen yardım edilmesi gerektiğini söylerken ahlaki olarak üstün bir şey yapmış gibi değil, yapılması gereken bir şeyi yerine getirmeye çalışıyormuş gibi hissediyorum. Benim olan bir şeyi veriyormuş gibi değil, bana emanet edilmiş bir şeyi sahibine teslim ediyormuşum gibi düşünüyorum. Şu anda, bu satırları yazarken, aralara sokuşturduğum “gibi” ifadelerinden bile utanıyorum. Çünkü “gibi” değil, “öyle”.

Hz. İbrahim aleyhisselam her gün kapısını çalıp sadaka isteyen dilenciyi bir gün takip etmiş. Bakmış ki dilenci kendisinden sadaka aldıktan sonra diğer evlerin kapılarını çalıyor. Bunun üzerine “Demek ki”, diye düşünmüş, “evimin iki kapısı olsa, dilenci diğer kapıyı da çalacaktı. Ben de ona bir kere daha sadaka verebilecektim.” Sonra evin kapısının yanına bir kapı daha yaptırmış Halîlullah. Artık hem o kapıdan infak etmiş, hem bu kapıdan.

Elbette dünya meselelerine bu zeminden hareketle bakmayan insanlar var. Dolayısıyla bu çeşit bir gerekçelendirme onlara bir şey ifade etmiyor. Kimse kendisine inanmadığı bir şeyden hareket etmekle mesul değildir. Demek ki bu gerekçelendirme, Hz. İbrahim aleyhisselam ile aynı zemini paylaşmayı arzu edenlere hitap ediyor. Herhangi bir meselede nasıl yapmak istediğinden önce nasıl yapılması gerektiğine dikkat kabartanlara.

Bizler, sen ve ben, dünyadaki pek çok ülkenin nüfusundan daha kalabalık bir misafir gurubunu ağırlıyoruz. Şanlıurfa bizim. İbrahim’ler hala burada. Vermek için böyle çırpınanın atıldığı ateş su olur. Biiznillah.

Yorumlar

Müfîd Ne Demektir?

İfâde eden, meramı güzel anlatan. Mânalı, mânidâr. Faydalı, faydayı mucib olan. Mütâlâsından istifade olunan.