BURHANEDDİN KANLIOĞLU - ATEŞ VE GÜNEŞ, PROMETHEUS VE İDRİS PEYGAMBER, GARP VE ŞARK SORUNSALI

Makaleme başlığımın İsmet Özel’den iktibas bir başlık olduğunu belirterek başlamalıyım. İsmet Özel’in, kadim bir problem olan Doğu Batı sorunsalını, üç ayrı kitapta ve bu bağlamda üç ayrı paradigma[1] üzerinde durarak işlediğini görüyoruz.[2] Bu üç kitaptan ilki olan üç mesele, diğer iki kitaptan ayrılarak başlı başına telif bir eserken, bu eserdeki Doğu Batı sorunsalının işlendiği kısım ise üç meseleden biri olan Medeniyet bölümüdür. Bu bölümdeki, “İdris Peygamber ve Prometheus” adlı kısımla Doğu-Batı mukayesesine başlangıç verilir. İsmet Özel’in şahsına münhasır tavrıyla kaleme aldığı ve spekülatif bir şekilde aktardığı bu mukayesenin işleyişini bir delinin kuyuya taş atması olarak nitelendirebiliriz. Ben de naçizane bu metinde hususuyla bu atılan taşı çıkarmaya çalışan aciz olma niyetindeyim…


Bizlere kadim zamanlardan günümüze değin birçok tefekkür ve kültürel miras kalmıştır. Özellikle kitlelere derin etkileri itibariyle Babil, Mısır, Yunan ve Semavi/dinsel kadim geleneklerin mirası mitler, geçmişi anlamlandırmamızı sağlarken bugüne dair de muazzam aydınlık kaynaklardır. Bu durumun vücut bulduğuna inanmamızın sebebi; insanın tarihte, yani zamanda ve mekânda var olduğunu kabul ederken, kültürde de var olduğuna inanmamızdan mülhemdir.

Tam da bu noktada özellikle kültürlerin etkilendikleri ve kendilerini var ettikleri mitlerden ve inançlardan yola çıkarak, iki tarihi ve kültürel şahsiyet üzerinde durmak niyetindeyiz. Bu isimler İsmet Özel’inde işaret ettiği üzere; İdris Peygamber ve Prometheus ’tur. Bu şahsiyetleri seçmemizin temel sebebi birazdan daha da ayrıntılı bir şekilde açıklamaya çalışacağımız üzere Doğu-Batı sorunsalını incelerken toplumlarının problematik pencereden tavır, tefekkür, etkileşim ve iletişim mukayesesine nirengi noktası teşkil edeceği kanısına varmamızdandır.


Akıl ve Ateş, Prometheus Zeus’a Rağmen... : Çatışma


Mukayeseye öncül metafor olarak incelemeye alacağımız Prometheus ile başlıyoruz. Kuvvetli kabulü ve etkisi sebebiyle Yunan Mitolojisine dair her birimiz ister istemez belirli bir malumat düzeyine sahipken, özelde de felsefeyle iştigal ediyor olmamız sebebiyle meşgalesi elzem olan alanlardandır.

Yunan mitolojisinin bizleri bu kadar ilgilendiriyor yahut hala etki bırakıyor olmalarıysa, elbette ki tragedya yazarlarının çabalarının ürünüdür.

Tragedyalar ve felsefi kaynaklardan hareketle Yunan Mitolojisine ilişkin kaba bir tasvirde bulanacak olursak; genel çerçevede Zeus hakim tanrıdır, diğer bütün tanrılar ve tanrısal varlıklar da doğaları ve inançları gereği Zeus’a tabi varlıklardır. Bütün bu tanrılar insan biçimci(Antromorfik) tanrılar olması cihetiyle, semavi dinlerden/inanışlardan ayrılır ve doğal olarak insani zaafları vardır. Hatta tanrıların bu yerleşik tavırları kendi kültürlerinde ve diğer kültürlerde de eleştirilen hususların başında gelmektedir.

Özelde Prometheus’a yaklaşmaya çalışırsak da başucu kaynağımız elbette ki Aiskhylos(Eshilos)’un meşhur tragedyası “Zincire Vurulmuş Prometheus” olacaktır.[3]

Aiskhylos tragedyasında; Zeus’un iktidarına ve mutlak akıl sahibi olduğunu iddia edişine Prometheus ’un eylemleriyle nasıl karşı geldiğini, Zeus’un kendi halkından, insanlarından ‘iyiyi’ saklarken, bilgiyi sakınırken, aklı temsil eden ateşi esirgerken, Prometheus’un, Zeus’un bütün bu saçmalık ve gaddarlıkları karşısındaki ‘akıllıca’ duruşunun ve bu duruşunun sonuçlarının trajik hikâyesini anlatır.

Tragedyada Prometheus insanlıktan ve akıldan yana olandır. Sunağında iyi olanı halkın seçmesini sağlar. Türlü zekâ oyunlarıyla mutlak iktidar ve akıl sahibi olduğunu iddia eden Zeus’u alt eder. Prometheus, tanrısal varlık olmasına rağmen her zaman insanlığın yanında olandır. Zeus’un bütün bu esirgeyişlerinin ve mutlak iktidarının karşısında olmasıyla da hazin bedeller ödemek durumunda kalır. Bütün insanlık Zeus’un hiddetinden dolayı ateşsiz kalır ve Prometheus bunun üzerine Zeus’u alt eder/oyuna getirir ve ateşi insanlığa tekrardan ulaştırır. İşte bu kez tanrılar ve Zeus Prometheus’u zincire vurur. Ciğerlerini yırtıcı kuşlara yem eder, köle haline getirirler.

Tragedyalardaki bahsi geçen birçok hikâyeden çoğumuz haberdarız. Hususuyla bu anlatılardaki esaslıca durulması gereken konunun/konuların Prometheus’un zincire vuruluşunun ardındaki çatışma ve ateşin insanlıktan esirgenişinin metaforik karşılığının incelenmesi olduğunu düşünmekteyiz.

Bu inceleme arayışımızın cevabını Prometheus’u simgesel bir karakter olarak ele alarak cevaplayalım:

Ateşin Yunan Mitolojisi’nde aynı zamanda akla karşılık geldiği söylenir. Bu sebeple Zeus’un ateşi insanlardan sakınarak bilgiyi ve aklı da sakındığını söylemek mümkündür. Ve bununla birlikte Prometheus zincire vurularak köleleştirilir ve böylelikle yine özgür akıl ve özgür bilgi de köleleştirilmiş ve etkisiz hale getirilmiş olur.

Bununla birlikte Prometheus’u ele alırken dikkati çeken başka bir ehemmiyetli hususun tragedyada Prometheus’un “ Ben onlara(insanlığa) yıldızların Doğuş ve Batışını anlattım. Ardından sayıları ve harfleri öğrettim. Harfler, bilimlerin ve sanatların atasıdır…”[4] Şeklindeki seslenişi Prometheus ve insanlık, ilim, sanat ve zanaat bağlamını açıkça ortaya koymaktadır. Bu pasaj özellikle bir sonraki bahsimizde alacağımız konuyla fazlasıyla ilgilidir. Bu sebeple şimdilik bu aktarıma bir virgül koyalım.

Bütün bu yaptığımız yorumlar hali hazırda konuyla ilgili olan kimselerin kolaylıkla dillendirebildiği tespitlerdir. Bu tespitte içre olan soru, Prometheus’un insanlığa neyi, nasıl miras bıraktığı sorusudur. Bu sorularımızın cevabını ileriki başlıklarımızda daha da ayrıntılı olarak işleyemeye çalışacağız…

Akıl ve Güneş, İlmin Zuhuru, İdris Peygamber: Birlik-Tevhid


“Önce söz vardı.” Diyerek başlıyor İncil. Buna mukabil, İdris Peygamberle birlikte söz yazıyla var olmaya başlıyor...

Özellikle semavi dinlerde önemli bir kişilik olarak karşımızdadır İdris Peygamber. Aklı temsil ettiği ve bundan mülhem yazıyı bulan ilk kişi, tekniği eyleyen ilk şahıs ve özelde terzi ve bilginin, sanatın ve zanaatın vücut bulduğu karakter olarak anılır. Kur’an-ı Kerim’de ‘doğru bir kimse’, ‘sadık bir nebi ve yüce bir makama yükselen’ olarak zikredilmektedir. [5]

Ona atfedilen hemen her vecizede akıl ibaresine rastlanır, bunlardan bazıları:[6]

“Akıllı kimsenin mertebesi yükseldikçe tevazu artar”

“Akıllı kimse başkalarının ayıbına bakmaz,(..)malı çoğaldıkça mağrur olup ahlakını bozmaz!”

“Nefsini temiz tutmayanın aklı yok demektir”

İdris Peygamber için birçok sözlü efsanenin ve israiliyat birikiminin var olduğu bilinmekte. Semavi dinlerin peygamberleri arasında, hakkında en çok söylence bulunan, en çok efsaneleştirilen, en çok mukayese ve benzerlik çalışmaları yapılan peygamberler arasında olduğu bariz bir gerçektir. Fakat biz İdris Peygamber’e felsefe, hikmet ve tasavvuf nazariyesinden bakabilmek için başucu kaynak olarak İbnü’l-Arabi’ye başvurmanın yerinde olacağını düşünmekteyiz. Bu başvurumuzla İdris Peygamber’in Prometheus ile olan benzerlik ve farklılıklarını tefekkür planında açığa çıkarmanın mümkün olacağı kanısındayız.

Muhyiddin İbnü’l-Arabi’nin, Fususu’l-Hikem’inde, İlyas Peygamber ve İdris Peygamber üzerinde[7] ehemmiyetle ve uzunca durmuş olduğunu görüyoruz. Buradan hareketle İdris Peygamber üzerine birkaç noktayı imleyelim.

Fususu’l-Hikem’den hareketle Suad El-Hakim, İbnü’l-Arabi’nin İdris Peygamber’e bir simge olarak baktığını ve bu simgenin İdris Peygamber özelinde “Sırf Akıl”la tekabül ettiğini yazıya getirir.[8]

Bunla birlikte İbnü’l-Arabi İdris Peygamberden bahsettiği 12. Bab’da “Aklın tanrı hakkında bilgisi” alt metniyle İdris Peygamber’e dair fikirlerini sunmaya başlar. Bu kısa açıklama özelde bizlere özetle akıl, tanrı, insan kavramlarının birlikteliğindeki uyumu göstermektedir.

İbnü’l-Arabi devamında “İdris feleklerin kalbi olan güneşe yerleşmişti, sonra Ba’lebekke köyüne gönderildi” [9]şeklinde bir anlatı ortaya koymaktadır. İbnü’l-Arabi’nin bu açıklamasını İdris Peygamber için Kur’an’da geçen “Onu yüce bir makama yükselttik” ayetindeki yargıyla hayli uyumlu gördük.[10]

Yukarıdaki anlatımızda yer alan kavramların, bir önceki bahsimiz olan Prometheus incelememizde açığa çıkan bazı kavramlarla benzeştiğini fark ediyoruz. İlkin Prometheus ve akıl birlikteliği bize İdris Peygamber ve akıl birlikteliğini çağrıştırıyor. Sonrasında Güneş ve ateş kavramlarının ortaklığı göze çarpıyor. Prometheus’taki Ateş Metaforuyla İdris Peygamber’deki Güneş Metaforu’nun birbirini karşıladığını görüyoruz.

En önemli benzerliklerden biri de bugüne değin gözden kaçışının şaşkınlığını yaşadığımız Prometheus’un “ Ben onlara(insanlığa) yıldızların Doğuş ve Batışını anlattım. Ardından sayıları ve harfleri öğrettim. Harfler, bilimlerin ve sanatların atasıdır…”[11] diyerek insanlığa yazıyı, sanatı ve zanaatı öğretmesi bahsinin, İdris Peygamber’in en önemli alametifarikası olan harflerin ve zanaatın atası olmasıyla örtüşen uyumunun gözden kaçmasıdır. Bu durum yorum getirilemeyecek kadar açık bir benzerliği işaret etmektedir.

Bütün bu benzerliklerle alenen karşılaşılırken, benzerliklerin yanında İdris Peygamber ve Prometheus mukayesesinde birçok farklı durumun da menkul bulunduğunu, aslolan ehemmiyetli durumunda bu farklılıklar olduğunu görüyoruz. İdris Peygamberin tanrısının bilgiyi esirgeyen, sakınan, saklayan değil, insanlıkla barışık, onlara bilgiyi açan, bunu bir insan aracılığıyla, bir Peygamberle, İdris Peygamber’le yapan, hatta ateşin kalbinden İlyas Peygamberi, İdris Peygamber olarak tekrardan gönderen, aklını ve bilgisini açan bir tanrı olduğunu görüyoruz. Ve doğal olarak bunun karşılığında, ihtiras barındırmayan, yaratıcısıyla çatışmaya değil birliğe giden bir Peygamber ve onunla birlikte hareket edenleri görüyoruz…

Burada iki kavram ön plana çıkıyor. “Birlik ve Çatışma.” Prometheus çatışıyor, çalıyor, çatışmak ya da çalmak zorunda kalıyor, İdris Peygamber ise bilgiyi ve aklı esirgemeyen tanrısıyla insanlık arasında tevhidi sağlıyor.

Bu bahsi İbnü’l-Arabi’nin anlatımından devşirdiğimiz kısa bir tanımlamayla özetleyelim, sonlandıralım; Tanrı, aklı/aklını İdris Peygamber vasıtasıyla halk ediyor…

Prometheus’un Mirası: Aydınlanma ve Hümanizm
Kant, aydınlanmayı açıklamaya çalışırken “Aklını kendin kullanmak cesaretini göster!”[12] Yargısını ortaya koyuyor. Böylelikle binlerce yıl evvel Prometheus’un miras bıraktığı geleneği sürdürüyor ve Prometheus’un yarım bıraktığı/bıraktırıldığı çabayı da ihya etmiş oluyor.

Kant’ta da sistematik çerçevesine ulaşmış olan metafiziği reddetme, sindirme yahut etkisini azaltma çabalarının ve çalışmalarının izini, aydınlanma kökeni bağlamında Prometheus’a kadar götürmek mümkün görünüyor.

Kaba bir tasvirle; Descartes ile başlayan mekanik yorumla Aydınlanma geleneğinin; aklı ve insanın, insan olmak bakımından insanca özgürlüğünü, Tanrının yahut başka bir iktidarın bahşedeceği ya da hissettireceği şekilde değil, kendinin kazanacağı şekilde yaşamak istediklerini ön gördüklerini anlıyoruz. Kant bu tasviri: “Aklını kendin kullanmak cesaretini göster!” yargısında muntazaman açığa çıkarıyor.

Özgürlüğünü elde ederek ilerleme kat edeceğini belirtiyor. Aynı makalede özgürlüğünü elde etmeninde sistematik bir şekilde dogmalardan ve metafizikten uzaklaşmak olduğu varsayılıyor. Böyle bir ilerlemeci ve aydınlanmacı anlayışı temele alan ve hatta Kant’la aynı adla “Aydınlanma Nedir?” adlı makalesi bulunan Foucault da aydınlanmanın Fransız Devrimiyle olması gereken olgunluk evresine ulaştığının ve “devrimin ilerlemenin teminatı”[13] cümlesiyle de aydınlanmayla geriye dönülmez bir evreye girildiğini özetliyor.

Aydınlanma dönemi filozofları ve onların ardılları üzerine fikir eyleyen düşünürler de ortak bir taraf görüyoruz. Rönesans’la birlikte aleni bir çatışma baş gösteriyor yeniden. Kilise – metafiziksel - tinsel olanla akılsal olan, bilgiden yana olan çatışma haline giriyor. Bu kez kazanan akıl, bilgi ve aydınlanma oluyor. Din, metafiziksel ve tinsel alan, vicdana zincirleniyor.

Buna mukabil metafiziksel olanın güç kaybetmesi ve insanın madde alanındaki akıl almaz hızı ile özgürlük hissîsinin oluşturduğu ortam gereği insan, değer alanını da yaratabileceği hükmünü kendinde menkul görüyor. Hümanizm filizleniyor ve birey sekülerleşiyor. Kendi değerini yaratıma yahut kendinde menkul olan özgür değerini açığa çıkarmaya koyulduğunu iddia ediyor.

Bu evrede aydınlanma tarafgirlerinin ya da kurgulayıcılarının; karşılarına sürekli olarak kendilerini zincirleyeceklerinden korktukları ya da dâhil olduklarında kendilerini zincirleyeceklerine inandıkları bir öteki koyduklarını ve içre bir tavırla bütün evrenin tek hâkimi ve sahibi olma istençlerini görüyoruz. Tam da bu bağlamda Prometheus’a tekrardan değinecek olursak, tragedyada Prometheus’un isim anlamı “Tanrıların boyunduruğundan, zincirlerinden kurtulan” olarak yazıya getiriliyor. Bu evrede “Aydınlanmanın Diyalektiği’nde” geçen kısa aydınlanma tanımı hatırımıza geliyor, “Korkudan arınmak ve efendi konuma gelmek” [14] yargısı yorumumuzu özetliyor.

Bu efendileşmenin tam tersi bir komplekse işaret ettiğini düşünebileceğimiz gibi efendi olma arzusunu, aklı sadece kendinde gören ve insana ait hissettiğinden dolayı da “Akıldan başka otoriteyi” kabul etmeyen ‘Aydınlanmacı’ tutumun, Prometheus’un ortaya koyduğu simgesel tutumdan pek bir farkı olmadığını görmekteyiz.

Kant, Adorno-Horkheimer, Foucault, Berkeley veya diğer aydınlanmaya dair eyleyen, yani aydınlanma geleneğinin tutumunu benimseyen yahut tenkit eden her kim olursa olsun çalışmalarında aydınlanmanın tanımına dair rahatlıkla ortak tanımlamalar bulabilmekteyiz. Bu tanımlamalar, Aydınlanmada çatışmanın, metafizik ya da tinsel olanla, doğayla, kendinden olmayanla açığa çıkan bir çatışmanın var olduğudur.

Buradan hareketle makalemize başlarken sözünü ettiğimiz Doğu-Batı sorunsalının mukayesesine geçiş yapabilmek için kısa bir özetle bu bahsimizi sonlandıralım; salt aydınlanmacı ve ilerlemeci tutum beraberinde salt Hümanizmi doğuruyor. Bütün bunlardan pozitivizm, salt seküler, maddeden ve akıldan ibaret birey ve toplumlar peyda oluyor… Ve görünen o ki Batı bloğunun genel düşünsel ahvalinin baskın karakteri bu tutumda açığa çıkıyor...

Doğu-Batı Sorunsalı ve “Edward Said-Şarkiyatçılık” Örneği


Doğu toplumlarının genel olarak tümelin bilgisine ve mutlak hakikat fikrine yatkın olduğunu gözlüyoruz. Bu bağamda aşikar durum, mistik olan yahut metafizik olana bir yatkınlığın ve uyumun söz konusu olduğudur. Hatta İslam toplumlarının felsefi anlamda kendilerini Aristoteles ve Platon’a yakın ve yatkın hissedişlerinin, en temel sebebinin de bu tümel biliş-inanış durumunun tezahürü olduğu rahatlıkla görülmektedir. Burada mühim olanın metnimizin başından bu yana iddia ettiğimiz üzere, aydınlanmanın temel argümanları ve tinsel alanla girdiği çatışma güdüsünün, mitolojik evreyle benzeşmesine karşın Doğu toplumlarında ve bittabi İdris Peygamber örneğinde böyle baskın bir tarihsel çatışma sürecinin olmadığını görmektir. Ve bizce Doğu-Batı sorunsalının tefekkür merkezinde, temel meselesinin mihenk taşı tam da bu noktada yatmaktadır. Temel mesele uyum kültürüyle çatışma kültürünün, yanı çatışmayla tevhidin karşı karşıya gelmesinden kaynaklanan sorundur.

Aydınlanma ve Hümanizmin bireyci tavrıyla açığa çıkan gelişmelerden ve tefekkür hareketlerinden sonra özellikle Avrupa’nın geçirdiği üretim ve doğaya karşı yürütülen tahakküm temennileri, efendi olma çabalarının gündelik hayatta hızla karşılığını bulduğunu gösteriyor. Bu evrede kendinde yetkin tavrı açığa çıkaran ve özellikle Doğuyu maddesel sömürü merkezi olarak gören etkin Batı erkleri ve düşünürleri peyda olmaya başladı.

Aslında tam da bu noktada Kant’ın “Aydınlanma Nedir?” adlı makalesinde öğütlediği ve görmeyi arzuladığı “Dogmalar ve kurallar, insanın doğal yetilerinin akla uygun kullanılışının ya da daha doğru bir deyişle kötüye kullanılmasının bu mekanik araçları, erginleşme ve olgunlaşma için sürekli bir ayak bağı olurlar. Biri çıkıp yürümeyi köstekleyen bu zincirleri atsa da, en dar hendekten bile hemen öyle pek kolayca atlayamaz; çünkü o henüz kendisine güven duyarak bacaklarını özgürce hareket ettirmeye daha alışamamıştır. İşte bundan dolayı da ruhlarını, zihinsel yanlarını kendi başlarına işleyip kullanarak ergin olmayıştan kurtulan ve güvenle yürüyebilen, pek az kişi vardır. Oysa buna karşılık, kitlenin kendi kendisini aydınlatması daha çok olanak taşır; hatta ona özgürlük, yani özgür olma hakkı tanınırsa bu durumun önüne geçilemez de. Kitle tutumu 19. yy.’da kitlelerde vücut buldu… Aydınlanmanın getirdiği ardıllar evrensel planda Avrupa’yı yani Batı’yı kültürel, siyasal, ekonomik ve teknolojik açıdan egemen güç haline getirdi.

Tam da bu evrede Edward Said’in Şarkiyatçılık çalışması karşımızdadır. Said bu çalışmasında kuş bakışı da olsa etkin Batı anlayışının Doğu’yu özelde de İslam coğrafyasını nasıl gördüğünü şarkiyatçılık üzerinden ortaya koymaktadır. Bu etkin tahakküm kanaatimce köklerini aydınlanmada bulmaktadır. Batının bu etkin aktörleri Doğu’yu zincirlenmiş, barbar, enikonu romantik buluyordu. Kendisini mistik anlamda en fazla hiristiyan mistisizmine ait hisseden Batılı aktörler, Doğu’nun özgür olmayan ve buna cür’et etmediklerini düşündükleri toplulukları karşında birer efendi olmayı uygun gördüler kendilerine. Bu durum Edward Said’inde alıntıladığı Marx’ın “Onlar kendilerini temsil edemezler, temsil edilmeleri gerekmektedir” yargısında kendini gösterdi… Marx’ın kendilerini temsil edemeyeceğini düşündüğü güruh elbette ki şarklılardı.

Öyle ki bu etkin Batı düşünce dünyası, şarklıyı zincirlenmiş olarak gördükleri yetmezmiş gibi bir de “Madem zincirlidir, o halde zincirleri tutanlardan olmalıyım” anlayışını hakimleştirdiler. Bu tehlikeli tahakküm anlayış çerçevesinde halen emperyalist çevreler, dünyaya ve özelde Şark’a sözde özgürlük ihracına devam etmektedirler.

Özelde Müslüman toplumlarının Hiristiyan ve Batı toplumlarında olduğu gibi derin reform hareketleri bulunmadığından ve bizce kültürel ve tefekkürel miraslarında tinsel olanla derin bir çatışmaları gerçekleşmemiş olduğu halde etkin Batı anlayışı Doğu toplumlarını hep kendi gibi düşünerek yargılamış ve anlama çabasına girmiştir. Said’in dediği gibi “Şark’a özgürlük anlayışını öğreten Avrupa İzleğinin…”[15] hazin problemidir bu… İslam’ı Hristiyanlıkla ve onun evrilme kilise jargonuyla okumaya kalkışan ciddi bir kitlenin varlığından söz ediyoruz… Ki bu okumayı kendinde gördüğü ‘iyi’yle değil ‘kötü’yle yapmaya kalkışan etkin bir topluluk...

Elbette Doğu-Batı düşünsel sorunları bu kadar kısa bir özetlemeyle üstünden geçilebilecek yahut aktarılabilecek bir mesele değildir. Lakin bu aşamaya dek değindiklerimizle şu kanıya rahatlıkla vardığımızı söyleyebiliriz, kadim zamanlardan günümüze değin süregelen bir Doğu-Batı gerçekliği ve bu gerçekliğin aidiyet görünümleri var. Bu görünüm kendini hazin bir şekilde son 200 yılda gösteriyor. Değer alanı kaybolduğu gibi değer alanlarını etkin bir farkındalık seviyesinde olmasa dahi yaşatmaya çalışan kitleler ister istemez bu etkin tahakkümün, bu zorbalaşmaya varan tutumun altında eziliyor.

Foucult’nun aydınlanmadan muradımızın modernlik olduğu tespitinde haklılığını teslim etmemiz gerek. Bu bağlamda aydınlanmanın geldiği son noktada aynılaşmış ve mutlak rasyonelliğin esiri olmuş tek tip bir dünya karşımıza çıkıyor.

Son Tahlil, Sonuç Yerine

Bütün bu eylediğimiz fikirler ışığında tam da son noktada İsmet Özel’in yargısına çıkıyoruz. “Doğu ile Batıyı ayıran anlayış farkıdır”[16]diyor İsmet Özel…

Hâsılı genel çerçevede, Doğu ile Batının farklılığının inanç bağlamındaki bir farklılıktan çok bir anlayış farklılığı olduğunu görüyoruz. Değindiklerimizden hareketle Batı’nın fikir ve anlayış temelinde tinsel olan ve doğaya tahakkümü mefhumları üzerinde sürekli bir çatışma kültürü içerisinde bulunduğunu ortaya koyuyoruz. Özetle; etkin Batı düşünce evreninin, Yunan dünyasından bu yana, mistik olanla çatışmaya giren/girmek zorunda kalan/olan ve ardına içinde yaşadığı hiristiyan kültürü ve metafiziğiyle çatışmaya giren/girmek zorunda hisseden/kalan ve hatta içinde bulunduğu doğaya ve dünyaya uyum ve birliktelik sağlayacağına onun “Hakimi ve Sahibi” olduğuna inanan/iddia eden anlayışın ürünü olduğu ortaya çıkıyor.

Oysa genellikle ve baskın olan şekliyle Doğuda, bu ister Doğunun semavi geleneğe müntesip yapılarda olsun, ister Uzak Asya coğrafyasında olsun metafizikle, dinle, doğayla, tinsel olanla bir çatışma değil bir uyum ve Tevhid söz konusu olduğunu görüyoruz. Geleneğe baktığımızda bu birliğin akıl etmeye yahut ilimle uğraşmaya engel teşkil eden bir metafizik yahut inanış açığa çıkarmadığı gibi aksine tümelin bilgisine, hakikate yönelmeye yahut aramaya uğraş veren bir yapı ortaya koymaya çalıştığını görüyoruz…

Son zamanlarda Doğu toplumlarında bir çatışma görüyorsak eğer, bu çatışmayı yukarıda işaret ettiğimiz gibi modernlik, küreselleşme ve tek tiplik dairesi çerçevesinde okunması gerektiğini düşünüyoruz.

Son olarak; Dünyanın hızla dönüştüğünün ve değiştiğinin farkındayız, bu bir diyalektik süreçse eğer -ki öyle görünüyor. Elbette aktörler ve fikirler tekrardan değişime yahut evrilmeye uğrayacaktır. Burada aslolan ‘değer’in adaletle açığa çıkmasıdır. Hiçbir şeyin tek başına bir anlam ifade etmediğinin farkına varılmasıdır.

KAYNAKÇA:

- AFİFİ Ebu’l-Ala, Fususu’l-Hikem Okumaları İçin Anahtar, Çev.: Ekrem Demirli, İz Yayıncılık, İst., 2011.

- AKKAYA Veysel, Şeyh-i Ekber İbn Arabi’de İdris Peygamber, Erkam Yayınları, İst., 2010

- AİSKHÜLOS, Zincire Vurulmuş Prometheus, Eski Antik Yunan Tragedyaları-9, Çev: Furkan Akderin, Mitos Yayınları, İst., 2009.

- BAYKAN Fehmi, Aydınlanma Üzerine Derkenar, Kaknüs Yayınları, İst., 2000.

- BAYKAN Fehmi, Aydın Efsanesi, Sosyo-politik Yaklaşım Dergisi (Şubat/Mart), Ankara 1993.

- EL-BEYDAVİ Ömer Bin Muhammed, Beydavi Tefsiri, Çev.: Abdülvehhab Öztürk, Kahraman Yayınları, İst., 2011.

- EL-HAKİM Suad, İbnü’l-Arabi Sözlüğü, Çev.: Ekrem Demirli, Kabalcı Yayınevi, İst., 2005.

- ERHAT Azra, Mitoloji Sözlüğü, Remzi Kitabevi, İst., 2008.

- EWALD Oskar, Fransız Aydınlanma Felsefesi, Çev.: Gürsel Aytaç, Doğu Batı Yayınları, Ankara 2010.

- FOUCAULT Michel, Özne ve İktidar, Çev.: Işık Ergüden-Osman Akınhay, Ayrıntı Yayınları, İst., 2011.

- HANRATTY Gerald, Aydınlanma Filozofları, Çev.: Tuncay İmamoğlu-Celal Büyük, Anka Yayınları, İst., 2002.

- İBNÜ’L-ARABİ Muhyiddin, Fususu’l-Hikem, Çev.: Ekrem Demirli, Kabalcı Yayınevi, İst., 2008.

- KANT Immanuel, Aydınlanma Nedir?, http://www.allmendeberlin.de.

- KUR’AN, Meryem Süresi, Ayet 56-57, Enbiya Süresi, Ayet 85-86.

- ÖZEL İsmet, Üç Mesele, Şule Yayınları, İst., 2011.

- TOPBAŞ Osman Nuri, Kur’an-ı Kerim Işığında Nebiler Silsilesi, Erkam Yayınları, İst., 2009.

- ULUDAĞ Süleyman, Tasavvuf Terimleri Sözlüğü, Kabalcı Yayınevi, İstanbul 2001.

- W.ADORNO Theodor; HORKHEIMER Max, Aydınlanmanın Diyalektiği, çev.: Nihat Ülner-Elif Öztarhan Karadoğan, Kabalcı Yayınevi, İst., 2010.

- W.SAİD Edward, Şarkiyatçılık Batı’nın Şark Anlayışları, Çev.: Berna Ünler, Metis Yayınları, İst., 2012.

DİPNOTLAR:

[1] Üç kitaptan ilki olan Üç Mesele’nin konusudur bu paradigmalar: Teknik-Medeniyet-Modernleşme
[2] Bu saptamayı, kitapların içeriğinden rahatlıkla anlamak mümkünken, kitabı neşreden Şule Yayınları bu kitapları “Doğu-Batı Dizisi” şeklinde yayımlamaktadır.
[3] Bu kısımdan itibaren aktaracaklarım, Zincire vurulmuş Prometheus, Azra Erhat’ın Mitoloji Sözlüğü ve Ahmet Cevizci’nin Paradigma Sözlüğünden devşirilerek sunulmaktadır.
[4] Aiskhülos, Zincire Vurulmuş Prometheus, Eski Antik Yunan Tragedyaları-9, Çev: Furkan Akderin, Mitos Yayınları, Syf 38, İst., 2009.
[5] Kur’an, Meryem 56-57, Enbia 85-86, Türk Diyanet Vakfı Yayınları Meali,
[6] Topbaş, Osman Nuri, Nebiler Silsilesi -1, Erkam Yayınları, Syf 172,
[7] İbnü’l-Arabi İdris Peygamber ve İlyas Peygamberi birbirinden ayırmaz. Bunu Fususu’l-Hikem’in 12. Bab’ının ilk cümlesinde geçen: “İlyas, Hz. Nuh’tan önce peygamber olan İdris’tir.” Şeklindeki açıklamasıyla anlayabiliyoruz.
[8] Suad El-Hakim, İbnü’l-Arabi Sözlüğü, İdris Bahsi, Çev: Ekrem Demirli, Syf 320
[9] Muhyiddin İbnü’l-Arabi, Fususu’l-Hikem, 12. Bab, Çev.: Ekrem Demirli, Kabalcı Yayınevi, İst., 2008.
[10] Kur’an, Meryem 56-57, Enbia 85-86, Türk Diyanet Vakfı Yayınları Meali
[11] Aiskhülos, Zincire Vurulmuş Prometheus, Eski Antik Yunan Tragedyaları-9, Çev: Furkan Akderin, Mitos Yayınları, Syf 38, İst., 2009
[12] Kant, aydınlanma nedir?,
[13] Michel Foucault, Özne ve İktidar, Çev.: Işık Ergüden-Osman Akınhay, Ayrıntı Yayınları, İst., 2011
[14] Theodor W.Adorno; Max Horkheimer, Aydınlanmanın Diyalektiği, çev: Nihat Ülner-Elif Öztarhan Karadoğan, Kabalcı Yayınevi, Syf, 19, İst., 2010
[15] Edward W. Said, Şarkiyatçılık Batı’nın Şark Anlayışları, Çev.: Berna Ünler, Syf. 184,Metis Yayınları, İst., 2012.
[16] İsmet Özel, Üç Mesele, İdris Peygamber ve Prometheus Kısmı, Syf 63, Şule Yayınları, İst., 2011

Müfîd Ne Demektir?

İfâde eden, meramı güzel anlatan. Mânalı, mânidâr. Faydalı, faydayı mucib olan. Mütâlâsından istifade olunan.