ENGİN ERDEMİR - BİR İMAN VE İSYAN HEYKELİ: MEHMET ÂKİF ERSOY*

Vakar dolu bir alın, hayâ dolu bir çehre; 
Şiddet dolu bir bakış, iman dolu bir sine.[1]

-İnsan, Savaş, Cephe!


Bir savaşın ortasında, memleket davasında, ümmetin kurtuluşunda; bir hareket adamı ve iman timsali... Sanatı ile münzevi yaşantısının, realist çizgiyle birleştiği; ancak bu çizgiden ötede de bir idealist olan, İstiklal Marşı şairi Mehmet Akif Ersoy. İdealist bir tavra sahip kıymetli şaire, bir milletin kurtuluşunda önemli rol oynamış, savaşın silahlı cephesinde değil de kelimelerin anlam ürettiği ruh cephesinde görev alıp halkın dirayetini ve dirliğini artırmış bir şair olmak vasfıyla bakmaktan öte, öncelikle millî ve dinî, bununla birlikte de insana dair İslamî anlamda evrensel fikirler üretebilmiş bir mütefekkir olarak bakmak gerekir.

İnsana bakışı Şeyh Galib’in,

Hoşça bak zâtına kim zübde-i âlemsin sen
Merdüm-i dîde-i ekvân olan âdemsin sen


dizelerinde anlatıldığı şekliyledir. Şeyh Galib’in sözü bu iken Akif’in dili şu dizeleri söyler;

Senin mâhiyyetin hatta meleklerden de ulvîdir:
Avâlim sende pinhandır, cihanlar sende matvîdir.[2]



Bu iki söylemden çıkarılacak öncelikli netice, ontolojik nazar ile insanın âlemin özünü kendinde ihtiva ettiği, varlık âleminde kıymetinin pek yüksek olduğu hatırlatmasıdır. Bu hatırlatma ile birlikte Akif Safahat’ın daha birinci kitabından itibaren bir insan ideasına nasıl ehemmiyet verdiğini beyanda bulunur. Bunun dışında Akif, nasıl bir geleneğe ait olduğunu, bu geleneği kendi özünde nasıl bütünlük ve birliktelik içinde özümseyebildiğini, böyle bir zeminde de özgün bir fikriyatın nasıl temellenebileceğini gösterir. Akif, gelenekle bağlarını koparmadan özgün bir fikriyat oluşturmuş, sağlam bir söz dizisi, mütevazı bir yaşam ehli olmuştur.

-İman, İrade, Dil!

Mehmet Akif, ahlak, sanat ve hakikat ehli olarak zamanının zulmüne boyun eğmemiş, hakikat ne ise onu söylemekten vazgeçmemiş bir âlimdir aynı zamanda. Zulmün karşısındaki tavrını dizelerinden öğreniyoruz;

Zulmü alkışlayamam, zalimi asla sevemem,
Gelenin keyfi için geçmişe asla sövemem.

Yumuşak başlı isem kim demiş uysal koyunum.
Kesilir belki, fakat çekmeye gelmez boynum.

Adam aldırma da git, diyemem aldırırım
Çiğnerim, çiğnenirim, hakkı tutar kaldırırım.[3]


Mehmet Akif dizelerinde zalim karşısında alınması gereken konumu, tarih hakkındaki şuuru, esaret karşısındaki isyanı ve umarlı bir adalet ve iman anlayışını gözler önüne sermektedir. ‘Hattab’ın oğlu Ömer’in yirminci asırda yaşayan müridi, onun gibi haşin mizaçlı, sert yürüyüşlü, zulme tahammülsüz, riya karşısında şiddet taşıran bir iman ve isyan heykelidir.’[4] diyor Nurettin Topçu, Akif için. Eğer bu iman ve isyanı olmasa idi, memleketi ve ümmetinin kurtuluşa erebileceği fikrini asla geliştiremeyecekti. Asla Kastamonu Nasrullah Camii’ne uğramayacak, Anadolu’nun birlik iradesi sağlanamayacaktı. O zaman siz düşünün ahvalimizi. Tabi ki Milli Mücadele’nin ruh cephesindeki tek neferi Akif değildi ancak; son kertede bu saflarda yer etmiş isimlerin dahi onun gayret, istek ve iradesine hayranlığı aşikardır. Bu isimlerden biri Halide Edip Hanım bile ‘Böyle inanmış olmak çok zor.’ diyordu.[5]

Bu inanmış adamın iradî bütün girişimlerinin nihayette başarıya ulaşmış olmasının, inancının ve yaşadığı dönem hasebiyle maruz kaldığı yaşantıların yanı sıra eğitiminden bakiye kazanımların da etkisi çok büyüktür. Özellikle dil ve İslami ilimler sahasında edindiği eğitim, onun ulu bir şair olmasının yanında, sözün üstadı bir vaiz olmasına da kaynak teşkil etmiştir. Arapça, Farsça ve Fransızca dillerine hâkimiyeti, bu dillere ait edebiyata olan ilgisi, onun söze anlam yükleme ve anlamı muhataba iletme hususlarında zaten var olan kabiliyetine yeni ufuklar açmıştır. Akif sözün, kelamın en geniş anlamıyla dilin, anlamı örten refleksinden, son derece itinalı bir biçimde sıyrılarak ondan en muhkem halde yararlanmayı becerebilmiştir.
İmanı sağlam, iradesi sağlam, dili sağlam bir şair/mütefekkir... Sahip olduğunuz cevher bu denli kuvvetliyse ve kaybettiğinizi veya kaybedeceğinizi düşünüyorsanız; yanılıyorsunuz!, asla kaybettiğiniz bir şey yok demektir. İşte o zaman, ‘kazandım’ diyen düşünsün!

-Derviş, Tevekkül, Beka!

Mehmet Akif, sahip olduğu bu kuvveti ve idraki yalnızca Anadolu adına kullanma güdümüne girmediğini, sesini ve sözünü tüm İslam âlemine, son kertede insanlık âlemine duyurmaya çalıştığını söylemiştik. Anadolu seferlerine devam ederken, aynı zamanda Şam’dan Halep’e, Necid Çölleri’nden Medine’ye ve Berlin gibi mekânlara gitmiş, oradaki izlenimleri ve şiirlerinin yönü itibariyle, nazarının ne denli genişlediğini ya da artık bu nazardan baktıklarını ne denli geniş aktardığını da anlayabiliyoruz.

Akif özellikle Berlin’de yaşadığı bir vakıa üzere, kendini kurtuluş mücadelesine daha fazla vermiş, fikriyatının çerçevesi tam anlamıyla oturmuştur. Vakıa şöyledir; ‘Binada birdenbire çanlar çalıyor, kıyametler kopuyor, ‘Ne oldu?’ diyor. Aşağı iniyor diyorlar ki ‘Kudüs Hıristiyanlara geçti.’ ‘İyi ama bizle birlikte harp ediyorsunuz, onlar İngiliz.’ diyor, ‘Hıristiyanlığa geçti ya yeter.’ diye karşılık veriyorlar. Bu vakıa Akif’e bir anlamda uyarı gibi gelmiş, tabiri caizse bir yumruk tesirinde bulunmuştur.’ [6] Akif artık, Batı hakkında daha sarih bir görüşe sahip olmuştur.

Akif’in seyahatleri, yalnız fiiliyatta değil, fikriyatta da mevcut olmuştur. Aynen Mevlana ve Hallac-ı Mansur’da olduğu üzere, bir ayağı bu toprakları gezinirken, bir ayağı da tüm dünyaya varmıştır. İslam ülkelerinin içinde bulunduğu hali tenkide tabii tutan Akif, Safahat’ının ikinci kitabı olan Süleymaniye Kürsüsünde kitabında, tenkidini öncelikle İslam âlemini, sonra da Rusya, Hindistan ve Japonya gibi ülkeleri gezip en son İstanbul’a gelen bir nazar ve bir dil üzerinden yapmaktadır. Bu kısımda özellikle Japonya misali, nasihatin nerdeyse en sarih biçimini ifade eder. Akif Japonlar için aynen şunları söylüyor;

Siz gidin, safvet-i İslamı Japonlarda görün!
O küçük boylu, büyük milletin efrâdı bugün,
Müslümanlıktaki erkânı siyânette ferîd,
Müslüman demek için eksiği ancak tevhîd.[7]


Akif’in mısralarda dikkati çektiği anlam, Japonların kişiliklerinden, millî ve kültürel yapılarından ziyade, günün (bittabi bugünün) İslam toplumlarında yaşanan İslamiyet’in aslında gerçek anlamda İslamiyet olmadığıdır. İslam olmak için öncelikli koşul Kelime-i Tevhid’den geçiyor. Ancak Tevhid’in manasını bulması ise bunun bir adım sonrasında aynen Japonların gayretlerindeki gibi istikrarlı bir gayrette gizleniyor. Akif, atalete teslim olarak talihlerini diğerlerinin belirlemesine müsaade vermiş İslam âlemini tenkid ediyor, Tevhid’in ardından gelmesi gerekeni öğütlüyor. Mehmet Akif, öğüdün bir kısmını bu kitapta verirken, geri kalan kısmı da elbette diğer kitaplarındaki şiirlerde tamamlıyor. ‘Vaiz Kürsüde’ adlı şiirinde, birden fazla olmak üzere tekrarladığı dizeler şunlardır;

Bekâ’yı hak tanıyan, sa’yi bir vazîfe bilir;
Çalış çalış ki, bekâ sa’y olursa hak edilir.[8]


‘Azimden Sonra Tevekkül’ adlı şiirinde ise şu dizeleri dikkat çekicidir;

Madem ki didinmez, edemez, uğraşamazsın;
İksîr-i bekâ içsen emin ol, yaşamazsın.

Dünya koşuyorken yolun üstünde yatılmaz;
Davranmayacak kimse bu meydana atılmaz.[9]


Mehmet Akif, İslam âlemini tenkidinden sonra çözüm yolunu, kurtuluş reçetesini de veriyordu. Baki olanı hak belleyenin azimle çalışması şarttır. Bekayı, ancak bu mesabeden ilerleyişini sürdüren kazanacaktır. Kazancın edinimi ise bir tevekkülün ardılı olarak mümkündür. Akif aynı zamanda, bu şiirinde tevekkül anlayışının, İslam toplumlarında yanlış anlaşılarak, kaderciliğe mahkûm olunduğunu ima ediyor ve bu kaderciliğin de ataleti getirdiği ve beslediği tespitinde bulunuyor. Bu halden kurtulmak için önce kadercilikten vazgeçip, sa’yi bir vazife bilmemiz gerekir.

-Çanakkale, İstiklal, Asım!

Mehmet Akif Ersoy, Milli Mücadele yıllarında milletine ve İslam âlemine böylesine seslenirken, Safahat’ının içinde yer alan ‘Çanakkale Şehitlerine’ adlı şiirini ve bu eserleri dışında, bütün dizelerini taçlandırıcı, onurlandırıcı ve tamamlayıcı olan ‘İstiklal Marşı’nı yazmıştır. Bu iki şiir belki de diğer dizelerinden daha fazla ehemmiyete sahiptir. Çanakkale Şehitlerine adlı eseri, Safahat’ın altıncı kitabı olan Asım’da anlatılmaktadır. Bu şiirin önemi, bizim zaviyemizden bakıldığında Çanakkale üzerine yazılmış en güzel şiirdir. Bir de Akif cihetinden bakıldığında olağandışı bir durum çıkıyor ortaya. Şöyle ki, askerin dirayeti ve kuvveti adına edebi eserler ortaya koymaları için birçok edebiyatçının götürüldüğü Çanakkale muharebeleri alanına Akif götürülmüyor. Buna rağmen Çanakkale muharebeleri üzerine anlamı sözünde sabit, savaşın tabiatını en iyi anlatan şiiri yazmıştır[10]. Cepheyi görmeden cepheye, askeri görmeden askere, düşmanı görmeden düşmana yazılmış bir şiir!

Ölü indirmede gökler, ölü püskürmede yer;
O ne müthiş tipidir: Savrulur enkaz-ı beşer...
Kafa, göz, gövde, bacak, kol, çene, parmak, el, ayak,
Boşanır sırtlara vadilere, sağanak sağanak[11]


İstiklal Marşı’nın yazımı ve ortaya çıkışı da yine olağandışı olaylar silsilesine sahne olmaktadır. Marş için açılan yarışmada 724 şairin arasında Akif’in şiirine denk bir eser bile çıkmamıştır. Bu durum onun edebi olgunluğunun hangi tekâmül evresinde olduğunu açıkça göstermektedir. Akif bu şiiri, ızdıraplar içinde, gecelerde gündüzlerde, uykularda rüyalarda, sokakta, evde ve duvarlarda yazmıştır. Böylece edebi olduğu kadar ahlaki yönünün de bu hikâyede tamamlayıcı bir rolü vardır. Bunca ızdırabın ardından zuhur eden şiirden kazanılacak hiçbir maddi geliri kabul etmemiştir şair. ‘Devletten para alınmaz.’ şeklinde kendini açığa veren tamamlayıcı noktada Akif, hem etik hem de estetik zirveyi bir şair ve bir ahlak adamı olarak tam manasıyla gerçekleştirme imkânını elde etmiştir. Şiirini de kahraman Türk ordusuna armağan etmiştir. 
 
Akif’in millet ve ümmet adına dile getirdiği, vaaz ettiği, öğütlediği bütün bu söylemler dışında ve ardılında, bu kadar elem içinde, idealizminin başkarakteri olan Asım ortaya çıkmıştır. Asım, Akif’in düşlediği, idealize ettiği, umduğu ve beklediği gençtir. Muhtelif yorumlara göre Asım, Akif’in kendi gençliğinin tasviridir aslında. Burada aslolarak değinmek istediğim konu bu durumun dışında, Akif’in umduğu ve beklediği gençlere, nasihatini nasıl bir çerçevede sunduğunu aktarma gayretidir.
Asım, Akif için bedenî, ilmî, edebî, ahlakî vs. yönlerden yüksek seviyede bulunan bir gençtir. Anlatım seyri içinde, Asım’a özellikle Batı’nın ilmine talip olmak hususunda ısrarlı davranan Akif, Asım’a İslam’ın edebinden, Batı’nın almakta geç kaldığımız 300 yıllık ilminden vazgeçmemesi, edindiği ilmî tecrübeyi de memleketine kazandırması hususunda yol gösterir. Bu anlayış, Akif’in geçmişi tenkidinin haklılığını bir kez daha ortaya koymasıyla birlikte, sahih anlamda inkılâpçı, yenilikçi tarafını da bizlere göstermektedir. Akif;

Medresen var mı senin? Bence o çoktan yürüdü.
Hadi göster bakayım şimdi de İbnü’r-Rüşd’ü?
İbn-i Sina niye yok? Nerde Gazali görelim?
Hani Seyyid gibi, Razi gibi üç beş alim?[12]


diyerek medreseli eğitim sisteminin bozulmasının etkisiyle, müthiş bir özeleştiride bulunuyor. Yedi yüz yıllık eserlerin artık, bu dinin ve mensuplarının ihtiyacına kafi gelmediğini, bir başka ilme de talip olmamız gerektiğini söylüyor. Bu ilme sahip olmadan evvel de atılması gereken ilk adımı betimliyor;

Doğrudan doğruya Kur’an’dan alıp ilhamı,
Asrın idrakine söyletmeliyiz İslam’ı.[13]


İlk adımdan sonrasını da Asım’a, Avrupa’ya gitmesi ve vakit kaybetmeden milletin ikbali için geri dönmesinin zaruri olduğunu vurgulayarak söylüyor;

Gezmeyin ortada, oğlum sokulun bir sapaya,
Varsa imkanı, yarın avdet edin Avrupa’ya.

Garb’ın emriyle yatıp kalkmaya artık mahkûm;
Çünkü hâkim yaşatan şevket-i fenden mahrum.
Biz, evet, hasmımızın kudret-i irfânından
Binasibiz de o yüzden bu şerefsiz hüsran.[14]


Batı’ya mahkûmiyetin, ilmin kontrolünün onlarda olduğu müddetçe süreceğini iddia ediyor Mehmet Akif Asım’a. Ne de olsa bilgiyi üreten ve elinde bulundurandır, hükmü veren, kararı sabitleyen. Batı’dan alınacak ilmin iktibasındaki tesirin hızlı bir şekilde gerçekleşmesi için Avrupa’da kalmak değil geri dönmek lazımdır. Asım geri dönecektir. Nasihat yerini bulduğu, muhataba nüfuz edebildiği ölçüde etkili olabiliyor. Asım’a son bir öğüt de Akif’in yüksek öngörüsünde karşılıyor bizi. Akif, Batı’nın, hangi ilimler üzerinde çalıştığının bilgisine ve bu çalışmaların da sonuçları üzere öngörüsüne sahiptir. Şimdi Akif’in dilinden Batı’nın çalışma sahasını dinleyiniz;

Yarının ilmi nedir, halbuki? Gayet müthiş:
Maddenin kudre-i zerriyesi uğraştığı iş.
Onu bir buldu mu artık bu zemin; başka zemin
Çünkü bir damla kömürden edecekler te’min;
Öyle milyonla değil namütenahi kudret!
İbret al kendi sözünden, aman, oğlum, gayret![15]


Evet, Akif, Batı’nın üzerinde uğraşa koyulduğu iş olarak atomla ilgili çalışmaları göstermektedir. Maddenin kudre-i zerriyesi ile kastettiği şey budur. Bu bilgi ile birlikte Asım’a ve bize; bir damlalık veriden aklımızın tahayyül edemeyeceği bir kudrete sahip olacakları öngörüsünde bulunuyor. Son olarak da ekliyor, ancak gayret ile yetişilebilir bu kudrete!

-Kelam, Aşk, Af!

Modern dönem epik şiirimizin ilk kahramanı, iman ve ahlak timsali, İslam neferi, millet düşkünü, hürriyete arzulu, mütevazı bir kanaat önderi, camideki şair... Mehmet Akif Ersoy. Gelenek bilinci ve bilgisine sahip, dile hâkim, müthiş bir öngörü ve hitap kabiliyeti... Şair Mehmet Akif Ersoy’dan bahsettik, hak bildiği yolda yalnız yürümeye muktedir olabilmiş bir mütefekkirden. Bir milletin kaderini tayin ettiği bir dönemde bu tarihe sözcülük etmiş bir vaizin anlattıklarından dem vurduk. Yaşadığı dönemde ve bir müddet sonrasına kadar da Milli Mücadele’ye verdiği destek, sağladığı katkı unutulmuş, adeta ötelenmiş; bütün bunların ardında bir sebep olarak anlaşılamamış bir dava adamının nasihatlerini dinledik. Bir ideali parlattık birlikte. Yahya Akengin’in bir şiirinde söylediği gibi seferdeki ‘Asım’ın nesli’ olmaya niyetlendik.

Hakkı henüz teslim edilmiş bu halk kahramanının ızdırapları ve gurbetliği yazımıza özellikle konu olmamıştır. Bu yazıda derdi bir olup, bu derdi bin eden bir kanaat önderiyle hemhal olduk. Mehmet Akif, bize bir o kadar uzak, bir o kadar da yakın bir zamandan sesleniyor. Kastamonu Nasrullah Camii’nden gelen sese kulak verebildiğimiz ölçüde, nasihate talip olabildiğimiz müddetçe biz ruh cephesindeki savaşımızı da kazanacağız demektir. Eğer tekrar muzaffer bir millet ve ümmet olmak istiyorsak, Akif’in bize özelde Asım, genelde Safahat kanalıyla bildirdiklerine kulak vermeli, bir kanaat önderi olarak Akif’te, müthiş bir iman, sağlam bir irade, ilmî, sosyal ve siyasî alanlarda inkılâpçı bir tavır, isyanını haykıran, zaman ve mekân müsait olmadığında asumana sığınan ve feryadını buraya anlatan, ahlak timsali bir şahsiyet örgüsünün mevcut olduğunu görebilmeliyiz.
Elinden kalemin düşmediği, dilinden kelamın eksik olmadığı, meramın sözlü takdimcisini anlatmaya çalıştım. Bu dil, Mehmet Akif üstat karşısında lâl hâli mesabesindedir. Hatamız varsa aşk ola! Son sözler yine Akif’ten. İstiklal Şairi Mehmet Akif Ersoy’u yazdım, acizim üstat affola! ;

Aczimin giryesidir bence bütün asarım!
Ağlarım, ağlatamam; hissederim, söyleyemem;
Dili yok kalbimin, ondan ne kadar bizarım!
Oku, şayet sana hisli bir yürek lazımsa;
Oku, zira onu yazdım, iki söz yazdımsa.[16]


......................
*Bu yazı Felsefer Dergisinin son sayısından 'Kanaat Önderleri' genel başlığı altında, Felsefer Dergisi için yazılmıştır.

[1] Nurettin Topçu, Mehmet Âkif, s.23
[2] Mehmet Akif Ersoy, Safahat , s. 102
[3] A.g.e., s. 414
[4] Nurettin Topçu, Mehmet Akif, s. 18-19
[5] Akif’ten Asım’a, s.102
[6] A.g.e, s. 102
[7] Mehmet Akif Ersoy, Safahat, s.197
[8] A.g.e., s. 264-314
[9] A.g.e., s. 480-481
[10] Akif’ten Asım’a, s. 63
[11] Mehmet Akif Ersoy, Safahat, s. 443
[12] A.g.e., s.434
[13] A.g.e., s. 434
[14] A.g.e., s. 460-461
[15] A.g.e., s. 463
[16] A.g.e., s. 39

KAYNAKLAR:
  1. Ersoy, Mehmet Akif, Safahat, Akçağ Yayınları, Ankara, 2008
  2. Topçu, Nurettin, Mehmet Âkif, Hareket Yayınları, İstanbul, Mart 1970
  3. Yıldırım, Tahsin ve Özdemir, Şaban, Fikirler ve Hatıralar Etrafında Mehmed Âkif’i Anlamak, Yağmur Yayınevi, İstanbul, Mart 2008
  4. Çevik, Sezgin (Editör), Akif’ten Asım’a, T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı Kütüphaneler ve Yayımlar Genel Müdürlüğü, Ankara, 2007