PEYAMİ SAFA GÜLAY - DİNLEMEK, ANLAMAK, DÜŞÜNMEK

“İşidenler aşık ola iğen de uzatmayayım.” (Yunus Emre)

Wittgenstein bir yerde, bir cümleyi anlamanın, çoğu zaman müzikal bir temayı anlamaya şaşırtıcı derecede çok benzdediğini ifade eder. Bu ifadeye yönelik tartışmanın teknik kısmı ve ayrıntısı, elbette bu yazının konusu değil. Ben bu yazıda, kıymetli okurun da müsaadesiyle, Wittgenstein’ın bu ifadesini biraz esnetecek –ki kendisi buna kuvvetle muhtemel izin verirdi- ve müzikal bir tema ile bir cümleyi anlama arsındaki ilişkiye, geleneksel müziğimizin önemli kavramlarından birisi olan “makam” kavramından hareketle dikkat çekmeye çalışacağım.

Elbette metin, müktesebatımızın yetersizliğinden dolayı, makam kavramından hayli sathi bir şekilde yararlanacak. Ne var ki, bir şeyin içi kıymet ile doluysa, sathına ancak ve ancak kıymet taşar. Bu manada, bu düşük seviye bile, umuyorum, meramımı aktarabilme kaygıma son derece yardımcı olacaktır.

İlk önce “bir cümleyi anlama” ifadesini, “düşünme” ekseninde genişletelim. Aslında bir cümleyi anlama nihayetinde bir anlamadır. Dolayısıyla bizim işimiz anlama ile olacak. Dünyada -doğru ya da yanlış- anlayarak bulunuruz. Bu anlama, öyle ya da böyle bir düşünmenin sonucudur. Bu tarafıyla baktığımızda, dünyadaki bulunuşumuzun kendisini düşünme üzerine inşa ettiğini söyleyebiliriz. O zaman düşünmenin sıhhati de, dünyadaki bulunuşumuzun sıhhatine birinci dereceden tesir edecektir. Peki, düşünme bize neyi ifade ediyor? Tabii bu soruyu, Heidegger’in yaptığı gibi “düşünmek ne demektir?” gibi bir başlangıç noktasına götürecek değilim. Derdim şu: dünyayı anlamamızın bir imkanı olarak düşünmeye, biz nasıl bir mana yüklüyoruz? Metnin özellikle maddi imkanlarını hesaba katarak, kestirmeden gidiyor ve bu soruya yönelik her türlü cevabın iki temel başlığa irca edilebileceğini iddia ediyorum: bir konum olarak ya da bir alan olarak düşünme.


Konum olarak düşünme, şahsi kanaatime göre her türlü düşünme sürecinin, üstelik ölümcül denebilecek bir hastalığıdır. Yobazlık, tutuculuk, dogmatizm, katı pozitivizm, kaba gerçekçilik... ne derseniz deyin, nihayetinde belli bir yer ve belli bir zamanın belli, statik bir yorumuna dayanan bir anlayışı ifade edecek ve bu manada kısır bir yapıyı oluşturacaktır. İnsan zihninin basit bir çeşit konformizm arzusuyla sürüklendiği bir yerdir söz konusu konum. Bu, her defasında aynı cevabın alınabileceği bir yüksek merci olarak anlaşılır ve sabitlenmesi, konumlandırılması gerektiği düşünülür. Böylelikle düşünce içinde kalmaya, manevi olarak yıpranmaya gerek kalmaksızın, hazır kural ve cevaplar bir yerlerde bekletilir. Gerisi çokça malum, böyle düşünenler kurtulanlardır, düşünmeyenler de kaybedenler.

Halbuki düşünme, bir alan olarak tasavvur edildiğinde –ki bu, tasavvur değil bir manada gerçekte olanın ifadesidir- düşünce denilen faaliyetin her türlü konumlandırma girişimine kayıtsız şartsız direndiği dikkati çekecektir. Cioran’ın sonunda kendisini de yıkmayan bir kitabın önemsiz olduğu vurgusunda olduğu gibi, iğneyi kendisine batırmayan bir düşünce çuvaldızdan mahrum kalacaktır. Zira düşünce, yerine getireceği işlev için enerjisini dışından değil, bizzat kendi dinamiklerinden alan bir mahiyettedir. Bu, sahih bir düşünmenin bir soruyu kendisine yöneltip söz konusu soruyla şahsen yüzleşmeden kendi dışına yöneltemeyeceği manasına gelir. Bir sorunun söz konusu olduğu bir yerde ise, statik bir durumdan ve dahi nihai bir konumdan bahsedilemez. Bu tespitlerden hareketle, düşünmenin bir alan olarak anlaşılması meselesine yönelik ne söylenebilir? İşte tam burası, makam kavramından yararlanacağım yer.

Geleneksel müziğimizde makam kavramı, hayati bir rol oynar. Bu kavram kabaca, bir müzikal eser için bir formu, fakat tabir yerinde ise sınırları flu bir formu ifade eder. (Burada derhal şunu belirtmeliyim: bir makamın flu bir formu ifade ettiğini söylerken, onun bir çeşit gevşek ya da kuralsız bir yapı olduğunu kastediyor değilim, buraya tekrar döneceğiz). Bu form, eserde belli başlı unsurların bir araya gelmesinden oluşur. Fakat tabii, daha önce ifadeye gayret ettiğimiz gibi, bizi burada makam kavramının teknik ayrıntıları ilgilendirmiyor. Ben, dikkatleri şöyle bir noktaya çekmeye çalışıyorum: Türk müziğinde, her ne kadar bugün az bir kısmı uygulanmakta olsa da, sayıları birkaç yüzü bulan makamdan bahsedilir. Bir müzikal eser için bir makam neyi ifade eder? Makamların kendi aralarında nasıl bir ilişki vardır? Farklı makamlar altında tasnif edilebilen müzikal eserler arasında ne tür bir ilişki vardır? Hatta, aynı makam altında tasnif edilen eserler arsında ne tür bir ilişki vardır?

Bu sorular, elbette mesele üzerine düşünmeyi mümkün kılması için ortaya atılmış sorular. Bununla beraber, oldukça kısa olacak olsa da, birkaç cevap girişimini elbette talep ediyorlar. Bir müzikal eser için bir makamın genel bir formu ifade ettiğini belirtmiştik. Bu açıdan, mesela bir dinleyici (ki son derece kilit olan “dinleyici” kavramına, yine kısa olmak kaydıyla döneceğiz) hicaz makamında eserler dinliyor olsun. Bu macerada, çok sevdiği, hiç sevemediği, dinlerken hüzünlendiği ve daha pekçok farklı duyguyu yaşadığı bir sürü eserle muhatap olacaktır. Her ne kadar tek bir makamdan bahsediliyor olsa da, o makamın kaidesi dahilinde pekçok farklı müzikal “imkan” söz konusu olabiliyor. Dahası, aynı örnekten devam edecek olursak, mesela hicaz bir eserden önce yahut sonra, belli başlı makamların icra edilmesi uygun görülürken, başka belli makamlar aynı uygunlukta görülmezler. Bazı makamların aralarında kolay ve hafif geçiş imkanları söz konusuyken, başka bazıları arasında sanki bir çeşit mahremiyet vardır. Biraz önce, makamın flu sınırları meselesine geri döneceğimizi söylemiştik. Buna göre, işte bir makam her ne kadar kendi usulüne sahip olsa da, başka makamlara geçiş imkanları barındırması hasebiyle bünyesinde flu sınırları barındırır. Fakat aynı sınırlar, geçiş yapılması uygun görülmeyen başka bir makam için derhal katılaşabilir.

Bütün bu imkanlarıyla bir arada düşünüldüğünde, geleneksel müziğimizdeki makam kavramı, düşünmeyi konum olarak anlamanın karşısına çıkardığımız, onu alan olarak anlama meselesi açısından, oldukça anlaşılır bir örnek sunuyor. Belli kuralları, belli imkanları, belli hudutlar ve belli geçiş imkanlarıyla bir makam nasıl sınırsız müzikal imkanı bünyesinde barıdırıyorsa, işte düşünme de aynı şekilde belli bir usul ekseninde pek çok düşünsel imkanı bünyesinde barındırır. Bu manada düşünme bizi tek bir makam altında tasnif edilen tek bir müzikal esere hapsetmez, pek çok farklı makam ve pek çok farklı eseri, üstelik aralarındaki geçiş ve kombinasyon ilişkileriyle beraber hesaba katmaya çağırır. Bu tartışmayı burada bitiriyoruz, fakat geride patlamaya hazır bir bomba bırakmadan da olmaz: Bırakın eserler arasındaki farklılıkları, tek bir eserin farklı kişilerce icraları bile, hiç abartı olmaksızın iki ayrı dünyayı ifade ederler. Şimdi, düşünmenin belli sabit bir yoruma indirgenmesinin ne kadar mümkün olduğu, bu son noktadan hareketle düşünülsün.

Mevlevilikte eser, dinleyicinin kulağına gitmedi mi, icra edilmiş sayılmazmış. (Daha sonra, Yusuf İhsan sağolsun, mevlevilikteki bu adetin özel bir de adı olduğunu öğrendik: Meydan görmek. Bırakın icrayı, eser meydan görmedi mi, bestelenmiş bile sayılmazmış). Mühim olduğunu ifade ettiğimiz dinleyici kavramına da, böyle dönmüş olalım. İnsan, nihayetinde anlayarak var olur ve anlamak bir dinlemek işidir. Ses her zaman vardır fakat onu sadece dinleyenler duyarlar. Müziğin sesini duymayanlar, dans edenleri deli sanıyorlar dermiş Nietzsche. Bundan olacak, hal ehli anlaşılmamakla mukadderdir.