PEYAMİ SAFA GÜLAY - EMANETİN EHLİ

Kimse sebze almaya marangoza gitmez. Mideniz ağrıdığında işiniz ortopedide değildir. Ya da, altının kıymeti demirciden sorulmaz.

Düşünmek bir işçiliktir. Hem de, çokça ayartısına kapıldığımız gibi, sırf manevi kısmından ibaret bir işçilik de değil. Eco’nun “Genç Bir Romancının İtirafları”nda aktardığı bir şey: Söylediğine göre ünlü şair Lamartine’e en iyi şiirlerinden birini nasıl yazdığı sorulduğunda şair, hayli etkileyici ve tabii olarak şairane bir cevap verirmiş: Gece yapılan bir orman yürüyüşünde, ani ve eksiksiz bir ilhamla. Şiir, Lamartine’in zihnine böyle düşmüş ve daha sonra yazıya geçirilmiş.
Fakat hikaye bundan sonra başlıyor. Ölümünden sonra şairin odasında söz konusu şiirin pek çok versiyonları bulunmuş: Şairin cevabının aksine şiir, yıllarca üzerinde çalışılarak ince bir işçilikle son haline getirilmiş.

Eco bu hikayeyi, bana göre son derece haklı olmak kaydıyla, kutsanmış “ilham” kavramıyla hafiften alay etmek için aktarıyor. Mehmet Akifçe söylersek, terlemeden yapılan şey her ne olursa olsun, o işten hayır gelmez. Tefekkür süreci saf teknik bir süreç midir, onun ilhamla alakalı bir boyutu yok mudur? Elbette demeye çalıştığım böyle bir şey değil. Daha çok düşüncenin çok taraflı, dinamik, dipsiz yapısına gönderme yapmaya çalışıyorum. Yoksa düşüncenin elbette ilhamla ilgili bir boyutu olacaktır. Fakat, en kısa şekilde söylemeye çalışırsak, ilhamı çağıran mesaidir. Bir şeye mesai harcanmamışsa gelen şey ilham değil, olsa olsa zan olacaktır.

Bu yazı düşüncenin mesaiyle ilgili kısmının nasıl olması gerektiğini anlatacak hacim ve kabiliyette değil tabii. Fakat bunun ne demek olduğunu anlamak, İbn-i Sina’nın çalışırken neredeyse işkenceye varan uyanık kalma yöntemlerinin, Nietzsche’nin Zweig tarafından müthiş bir maharetle anlatılan korkunç pansiyon günlerinin (ki, ömrü pansiyonlarda geçmiştir), Hegel’in şehir bombalanırken çalışma düzeninin bozulmasından şikayet etmesinin ve benzer örneklerin bilinmesiyle mümkün görünüyor. Ben burada düşünceyi maddi ve manevi şeklinde ikiye ayıracak ve onun teknikle ilgili kısımları şunlar, ilhamla ilgili kısımlarıysa şunlardır gibi bir ayrım yapma hatasına düşecek değilim. Bu yazının devamında dikkati daha çok, girişte yapmaya çalıştığım gibi, bir emanetin ehline verilmesi ve ehlinden sorulması meselesine değinmeye çalışacağım.

Eco’dan tevarüs ettiğimiz örnek, oldukça sembolik bir örnek. Şair-şiir ilişkisi, eğer herhangi bir düşünce serüveni ilhamla ilişkilendirilebileceksek, belki bu ilişkinin ilk akla gelecek örneği olmaya adaydır. Fakat bu ilişkide bile mesainin ve ehliyetin rolü ortadadır. Düşünce kimseye gökten zembille inmez. Hatta düşünce, kanaatimce, kamil seviyede adil bir tacirdir. Bir an için ticaretin olumsuz modern çağrışımlarını bir kenara bırakarak anlamaya çalışın: Düşünce, bir şeyi pahası neyse onun karşılığında verir. Ne daha çok ama ne de daha az. Kitabınızı bastırabilir, film çekebilir ya da entelektüel arenanın istediğiniz alanında faal olabilirsiniz. Fakat düşüncenin bedelini ödemediyseniz, ürettiğiniz şey her neyse (ki, estetik anlamda “eser” değildir) ihtiyaç fazlasıdır. Ya yalandan kullanılır, ya hiç kullanılmaz. Tabii, belli bir oranda bu üretime itibar da edilebilir. Fakat bu rağbet de geçici bir heves olmakla mukadderdir.

Şimdi, bunlar neden önemli? Çünkü emanet ehline teslim edilmelidir. Bir önceki paragrafta sıralamaya çalıştığım örnekler (kitap, film gibi) rastgele örnekler değildir. Bugün, ortalıkla hangi tartışma dönüyor olursa olsun, kendisinden ses çıkan kafaların sayısı gittikçe artıyor. Hatta, sosyal medya sebebiyle, bir internet hesabı olan herkes kendisinde söz söyleme hakkı görüyor. İlginç kelimesinin karşılayamayacağı bir gariplikle karşı karşıyayız. Bir adamın sözüne itibar edilmesinin sebebi bir dizide rol alması olabiliyor mesela. Dizide rol almak o adamı sanatçı yapıyor ve söylediği şeyler, bir sanatçının meseleye bakışı olarak kabul görüyor. İşte bu tam olarak girişte ifadeye çalıştığım, marangozdan sebze almak örneğini çağrıştırıyor.

Kimse herhangi bir ilmi faaliyetle haşır neşir olmak zorunda değildir. Tıpkı kimsenin mide ameliyatı yapmak zorunda olmadığı gibi. Fakat nasıl biz, mide rahatsızlığımız için ortopediye gitmiyorsak, yani, emaneti ehlinden danışmak gibi bir kaygıyla hareket ediyorsak, aynı şekilde düşünceyi de ehlinden sormalıyız. Bir sözün muteber olması işimize gelmesi olmamalı. Eğer bir şeyle ilgilenmeme hakkımız varsa, ki var, bu durum, o şeyle ilgilendiğimizde üzerimize belli başlı sorumlulukları aldığımız manasına gelir. İşte, düşünce söz konusu olduğunda bu sorumlulukların ilki, emanetin ehlinden sorulması ilkesine riayet etmektir. Halbuki biz, kendi düşüncemizden bile şüphe etmemiz gereken yerde, cümle kurmayı bilmeyen bir zevatın çıkardığı seslere bile zaman zaman itibar edebiliyoruz.

Bu itibar edişin sonu ne olur? Aslında bu sorunun cevabı, sadece bizim ülkemiz özelinde değil, tüm dünyada oldukça görünür bir şekilde ortada duruyor: Körlerin fil tarifi. Herkes nereden tutuyorsa, tanımı da oradan hareketle yapıyor. Tabii, bu yazının yazılış sebebi, akıl vermek gibi bir hadsizlik değil. Yapmak istediğimi daha çok, bir rica olarak anlaşılabilir. Her neye ve her ne şekilde karar veriliyor olursa olsun. Yeter ki, bu karar veriş süreci kişiyi terletsin. İnsan, asla yanlış kararından mesul değildir. Fakat dikkat: Yanlış karardan ne kadar mesul değilsek, art niyetli karardan bir o kadar mesulüz. İşimize geldiği için itibar ettiğimiz ucuz düşünceye art niyet karışıyorsa, ki bu ikisi hemen hemen hiç ayrılmaz, işte o zaman düşüncenin öncelikli ilkesini çiğnemiş olmakla kalmayız. Düşünce, Heidegger’in söylediği gibi söylersek, bir daha dönmemecesine bizden yüz çevirir. Bunun ne manaya geldiği, meraklılarınca malumdur.

Soru sormayı düşüncenin ibadeti olarak anlarken Heidegger, sanırım bu yazıda ifadeye çalıştığımız bir hassasiyete dikkat çekiyordu. Hangi gelenekten bahsederseniz bahsedin ibadet, bir kutsalın nihai formunun tezahür ettiği andır. Demek ki, Heidegger’e göre, düşüncenin en mühim anı da soruyla mukayyet olmalıdır.

Ve bu soru, her şeyden önce şöyle bir sorudur: Emanetin ehli kim?