PEYAMİ SAFA GÜLAY - GÜRÜLTÜNÜN GELDİĞİ YER

“...Burada zor olan şudur: DURMAK” (Ludwig Wittgenstein)

Hazreti Ali’ye akıllı adamın kim olduğu sorulduğunda, az konuşan adamdır dediği, hiç konuşmayan adamı ise en akıllı adam diye tavsif ettiği rivayet edilir.

Herhalde bugün için çok konuşmaya, her tarafımıza derinlemesine yayılmış olan cehaletin en bariz yansımasıdır denilse yanlış bir şey söylenilmiş olmaz. Fakat yine de ben bu yazıda eğer becerebilirsem, çok konuşmayı bir temsil olarak kullanacağım. Yani onun elbette niceliksel, ilk anlaşıldığı anlamda bir karşılığı var. Ama bununla beraber ben, çok konuşmak derken niceliksel kısmından çok niteliksel kısmını kastedeceğim. Özetle insanın her şeyi destursuz konuşma iştahını.


Güncel olan şeylerden hangisi takip edilirse edilsin, karşılaşılan ilk problem hep söylem problemi gibi görünüyor. Belki çok klasik ama, herkesin her şeyin uzmanı olması meselesi benim çok konuşmak derken kastettiğim şeyin tam hedefinde duruyor. İlk tahlilde basit ve özgür bireysel tercihlerden ibaret gibi görünebilecek problem, dikkatli bakıldığında aslında yaşama biçimleriyle dolaysız bir biçimde iç içe.

Bir mesele, insanın ne olduğu sorusundan bağımsız olarak ele alınamaz. Elbette bu sorunun yine insanın en eski sorusu olduğunun ve tartışmasız bir cevaba indirgenemeyeceğinin farkındayım. Bununla beraber insanın bu soruyla uğraşıyor olup olmaması ve eğer uğraşıyorsa şahsi olarak tercih ettiği uğraşma usulü, geriye kalan her türlü faaliyetine tesir ediyor. İnsanın dünyaya nasıl geldiği, kaba hatlarıyla hangi tarihi aşamalardan geçtiği ve bu aşamalardan sonra dünyanın ona ne ifade ettiği meselesi, ilgilileri için oldukça açık ve ulaşılabilir bir meseledir kanaatindeyim. İşte sonuçta gelinen durumun bir sürü tarafından birisi, problem olarak belirlemeye çalıştığım tarafıdır. İnsan dünyada ne olarak bulunuyor, dünya ona ne ifade ediyor ve bu ifade edişin merkezinde ne var?

Derhal cevap verip ondan sonra devam edeyim: Kabul edilsin ya da edilmesin bugün insanın dünyada efendi olarak bulunduğunu, dünyanın ona, onun için işlemesi ve üretmesi gereken bir mekanizmayı ifade ettiğini ve bu ifade edişin merkezinde de insanın bizzat kendisinin bulunduğunu, tartışmaya bile açmıyorum. Arkadaşıyla ettiği basit kavgadan en hayati meselelere kadar her türlü durum, kendisinden hareketle fayda devşirilecek basamakları ifade ediyor insana. En beklenmedik gelişme bile, eğer kendisini mutlu ediyorsa, son derece olağan bir durum olarak anlaşılıp, sanki zaten hakedilmiş bir şeymiş gibi muamele görüyor. Öte yandan, ne kadar beklenilir olursa olsun, en ufak bir can sıkıntısında dünyanın ne kadar kötü bir yer olduğu, diğer insanların işe yaramaz olduğu ve hayatın yaşamaya değer olmadığı hükümlerine derhal varılabiliyor. Şimdi, bu yukarıdaki örnekler aklıma İsmet Özel’in Tahrir Vazifeleri’nde yaptığı, basit ve basitliği oranında aydınlatıcı ayrımı getiriyor: Dünyada iki çeşit insan, bir başka deyişle iki çeşit bulunuş söz konusu: Borçlu olarak bulunanlar ve alacaklı olarak bulunanlar.

Dünyada, ondan, diğer insanlardan ve hasılı kendi dışında kalan her şeyden alacaklıymış gibi bulunmak, şahsi kanaatimce zaten insanla ilgili problemlerin tamamının kökünde yatan bir durum. Fakat konumuz özelinde bu bulunuş, insanın her türlü tartışmada, tartışmayı kendi işine yarayacak kanala doğru yönlendirme arzusunu tahrik ediyor. Çünkü haklı çıkılmalı, çünkü yenilmemeli, çünkü kazanmalı, vesaire. Haklı çıkmak, yenilmemek, kazanmak gibi ifadeleri düşünmeye birkaç saniye ayırırsanız, onların ne kadar yüksek statülü putlar olduğunu kendi kendinize kabul etmek durumunda kalırsınız. Bu manada dünyada alacaklı gibi yaşamak putperestliğe benzetilebilir: Hiçbir şekilde işimize yaramayacak bir şeyden medet ummak. Bu manada sözü, had hudut tanımadan her şeyi konuşma tavrına getirebiliriz.

İfadeye çalıştığım gibi, dünyada bir alacaklı gibi bulunmak çok temel bir tercihe işaret eder ve her türlü yapıp etmeye kendi lehine baskı uygular. İşte her şeyi her yerde konuşma keyfiyeti de, bu faaliyetlerin en belirginlerinden birine işaret eder. Herkesin din uzmanı olduğu, siyasi analiz konusunda kimsenin bayrağı elinden bırakmadığı, konu sanata gelince herkesin alim kesildiği ve daha sayamayacağımız kadar çoğaltılabiliecek örnek, mevcut ve malumdur. Bu durum öyle normalleşmiş ve bu normalleşmeler öyle iç içe geçmiştir ki, akıl almaz seviyede ilginçlikler ciddiyetle takip edilir hale gelmiştir. İnsanla ilgili en kutsal kurumun, evliliğin ilkeleri, onun televizyon programını yapanların emrinde malum. Saçını sakalını kuaförde düzelttiren adamlar, Kur’an ayetlerinden hareketle kişisel gelişim kitapları yazıyor, biz de okuyup gelişiyoruz. Sanat zaten popstarların, reklam avcılarının bir tuşa basmalarıyla tayin ediliyor. Bu örnekleri vererek bir tür nostalji romantizmi yaptığım ve söz konusu durumları anlamakta zorlandığım zannedilmesin. Aktardığım örneklerin bana ne kadar olağan geldiğini ifade edebilseydim, sanki söylediklerimde bir çelişki var gibi görünürdü. Kıymetli şeylerin sömürülmesi neredeyse insanla yaşıt. Onun için bu durumlara şaşırmak, insanlık tarihinden bihaber olmayı gerektirir. Fakat yine de insan bu fecaatin bu seviyede normalleşmesi karşısında azıcık da olsa irkiliyor. Yanlış hatırlamıyorsam Mevlana, Mesnevi’sinde kuyumcular çarşısına salınan –afedersiniz- bir öküzden bahsedermiş. Öküz kuyumcular çarşısında da ot peşindeymiş, bahsi diğer...

Müsaadenizle ve sonunda, çok konuşmakla ilgili kısmına biraz daha belirgin olarak gireyim. Dünyada her şeyden alacaklı olarak keyfi bir bulunuş, pek çok şeyi gerektirir. Yani eğer her şeyden alacaklıysanız, belli başlı işlerin istediğiniz gibi gerçekleşmesi yeterli olmaz. Hiçbir şey yeterli olmaz. Her tatmin, yeni bir arzuya evrilir. Yedikçe iştah yapar. Bu manada sadece para, şehvet, başarı gibi temel arzulara değil, en küçük ayrıntısına kadar her türlü keyfiyete mütemayil hale gelirsiniz: Trafik istediğiniz gibi olacak, istediğiniz gibi kavga edecek ve istediğiniz gibi bitireceksiniz, istediğinizi izleyecek, izleyemediğinizi kaydedeceksiniz. İstediğinizi yiyecek, yemediğinizi biriktireceksiniz. Yolda, uykuda, televizyonda, okulda... hayatınızda ne varsa, ne kadar varsa, hepsi istediğiniz gibi olacak. Ve tabii, bizim konumuz özelinde, bu merkezinde ben olan mekanizmanın zirve noktası: İstediğiniz konuda, istediğiniz şeyi ve istediğiniz gibi söyleyeceksiniz. Aslında istediğini istediği gibi söyleme üretimi, sürecin tamamını besleyen hatta mümkün ve devamlı kılan asli unsur.

Ehl-i irfanca malumdur ki, her şey her yerde ve her zaman konuşulmaz. Kendisine sorulan soruların tamamına yakınına bilmiyorum cevabı veren alimlerin ayağa diktiği medeniyetin bugünkü bilmişlerine bakınca, yazı boyunca aktarılmaya çalışılan tavır alışlarla neyin ifadeye çalışıldığı da umuyorum anlaşılır olacaktır. Durmak istemez ve durmak istemedikçe durdurulamaz bir enformatik cehaletle karşı karşıya insan. Halbuki bazı yerde (bugün için bunu ‘çoğu yerde’ diye tanzim edebiliriz) durmak gerekir. Bu gereklilik de bizi, metnimizin başına, epigrafımıza gönderir.