ALİ ŞERİATİ - BİZ VE İKBAL (KİTAP ÖZETİ)

Arka Kapak Yazısı:

Muhammed İkbâl, İslâm kültürünün insanlığa kazandırdığı bir fikir adamıdır. İslâm, insan ruhunu çeşitli yönlerde geliştirmiş ve büyük bir insan tipi oluşturmuştur. İnsanlık birçok büyük şahsiyetlerini İslâm’a borçludur. İkbâl onlardan birisidir. Ama İkbâl’i bu büyük insanlardan ayıran özellik şudur:

İslâm kültürünün büyük bir felâkete uğradığı, hüzünlü bir sonbahar suskunluğuna girdiği ve Batı’nın fikrî sömürüsü altında kalarak ölüme mahkûm olduğu bir anda ve bu felâkete uğramış bahçenin bahçıvanının bile uykuya daldığı bir zamanda, İkbâl bir şahlanış yapmış ve insan ruhunun çeşitli yönlerinde yükselmiştir. İşte böyle bir anda, bozguna uğramış ve kurumuş bir çölden ansızın selvi ağacı gibi özgürce yükselerek dostun ve düşmanın gözlerini kamaştırmıştır.

Kitabı Okurken Altını Çizdiğim Yerler:


Bu tevhid dininde,, Peygamber’in elinde Ali ve benzeri birçok şahsiyet yetişmiştir. Bunlar iki yönlü şahsiyetlerdir; irfan alemine ve iç dünyaya girildiğinde bedenlerinden sıyrılmış bir ruhu andırır bunlar. Manevi göklerin yolunu yeryüzünün yollarından daha iyi tanırlar. Böyle ruhlar, geceleri sabaha kadar uymazlar. Neden? İslam toplumunun en uzak bir köşesinde bir aç kişi uyumaktadır. Toplumdaki açlık sorunu karşısında bu kadar duyarlı birr uh. Bir aç kişiye karşı gösterilen bu tür duyarlılık, tümüyle maddi ve halkçı bir önderin işidir. Öyle ki, bu önder halkın maddi hayatını temel olarak kabullenmiştir. (Sayfa 17)


İkbal’in insanlığa en büyük mesajı şudur: İsa gibi kalbiniz, Sokrat gibi düşünceniz ve Kayser gibi de kolunuz olsun. (Sayfa 21)

Tasavvuf, “Ezelde kısmetimizi ve kaderimizi bize sormadan tesbit ettikleri için, eğer hayat senin gönlünün rızası doğrultusunda değilse, onu fazla eleştirme” veya “Eğer zamanın akışı seninle iyi değilse, sen onunla iyi ol” der. İkbal ise, “Eğer zamanın akışı senin yönünde değilse, onunla mücadele et” der. (Sayfa 22)

Benim düşünceme göre; İslam’ın en büyük ve insani değere sahip devrimci niteliği ve uygarlığa ve insanlık tarihine ettiği hizmet şudur: Ruhunun devrime uğraması ve kendini aşması için insanın her zaman benliğinde taşıdığı dinsel güç ve mucize yaratan madde dışı irfani duygu; onu, ölümü ve şehitliği kolayca kabul edebilecek derecede eğiten, kendisini ve çocuklarını tapındığı ilah uğruna mabedde kurban edebilmeğe yönelten ve toplumun kurulup, adaletle ayakta kalması ve maddi-manevi gelişmesi yönünde uğraşmaya çeken başlıca etkendir. (Sayfa 31)

Despotluk, sömürü, zulüm, gasp ve cinayetin başlıca işleri kılıç çekmek olduğu halde, senin kılıç çekmene engel olması için uygun ortamı hazırladılar. Hazırladılar ki, sen bir yana çekilip halkının kaderiyle ilgilenmeyesin, yanlız kendi nefsinle savaşasın. Evet nefsinle mücadele işinde her zaman destekler seni bunlar.

İslam’da birey toplumun ıslahı için çalıştığında, kendisinide ahlaki yönden ıslah etmiş olur. Mücadelesinde başarılı olmasa bile, bizim inancımız şudur ki, fasid bir toplumda salih bir kişi olabilir. Birey, halkı tanıyıp, onu saptıran etkenlerle mücadele ettiği zaman, sorumluluğun bilincinde demektir. (Sayfa 34)

Ne tuhaf? İslam “barış” değil “savaş”tır. Sömürücülerin, papaların ve Hristiyan din adamlarının iftiralarından çekinerek, meydanı boş bırakmamalıyız. İslam’I bugünün boyalarıyla boyamakla hiçbir olumlu sonuca varamayız. Gerçeği olduğu gibi kabul etmeliyiz, başkalarının beğendiği biçimiyle değil. Cihada “savunma savaşı” dememeliyiz. Savunmanın nitlikleri başkadır, cihadın nitelikleri daha başka. Bu aslında Hz. Adem’den bu yana süregelen bir hak-batıl sorunudur. Sayfa (36 – 37)

Hemen ilk akla gelenin tersine, geri kalmş toplumlar ileri toplumlardan (Afirka, Asya’dan; Asya, Avrupa’dan; Avrupa, Amerika’dan) daha çok lükse tapıyorlar. Bizim toplumumuzda da eski gelenekçi kadınlar modern kadınlardan, okumamış kadınlar da okumuş veya aydın kadınlardan daha çok süs eşyası takmaktadırlar. (Sayfa 38)

İslam tarihi cihad, kahamanlık ve güç tarihidir. Böyle bir tarihin bilincinde olan bir Müslümanı uyuşukluk, kölelik ve siyasi zillet içinde nasıl tutabilirsiniz? (Sayfa 47)

Bizim toplumumuzda aydınlar, orada burada Avrupalı aydınların dine karşı oldukları duyuldu mu, hemen kendileride hiç düşünmeden, şu din bu din demeden dine karşı oluverirler. Böyle olmakla Avrupalı aydınların düzeyine ulaştıklarını sanırlar. Benim görüşlerimi okumadan, bilmeden, incelemede; gerçek aydınlığın yansıtıcısı oldukları halde, ben dindar olduğum için onlara hemen karşı çıkarlar. ama, öte yandan bazı yobazlar da giyisime ve sakalımın olmayışına bakarak, sözlerimi ve düşüncelerimi anlamadan, dinlemeden reddetmeye kalkarlar. Bu grupların ikisi de aynı yolun yolcularıdır. (Sayfa 56)

“Yiyecek ekmeği olmayan aç insan, yalın kılıç herkese saldırmalıdır; çünkü herkes onun açlığından sorumludur.” (Ebu Zer) (Sayfa 63)

Evet, “uyanış, öze dönüş” duyguları sağlam ve doğru olan duygulardır; bunun dışındaki duygularımız yanlış ve çürük olabilir. Çünkü, telkin, taklit ve propaganda sonucu bedenimize değişik unsurlar girmiş ve fıtratımızı bulandırmıştır. İçimize, “kendimiz” yerine bir “yabancı” gelip oturmuştur.

Aline olmuşuz, kendimizden uzaklaşmış ve yalancı duyguların etkisine kapılmışız bu bakımdan, duyduğumuz acılar, kederler ve gereksinimlerin, taşıdığımız sorumlulukların ve seçtiğimiz çıkış yollarının hepsi boş, hepsi aldatıcı ve hiç biri bize ait değil. Çünkü içimizde “biz” yerine bir “yabancı” var. (Sayfa 78 – 79)

… fakat bizi böyle konuşmaya iten İkbal değil midir? Bulutların görevi okyanuslardan su çekip yine okyanuslara yığmaktır. Biz bu derslerin hepsini onun derslerinden, düşüncesinden öğreniyoruz.(Sayfa 91)

“Yaratıcı, yakıcı ve kişiyi eyleme iten akıl”, evrenin derinliklerine nüfuz eder, dünyanın ruhuyla temasa geçer; susuzdur, gerçeğin peşindedir. İçinde taşıdığı devrimci bir özle tabiatta değişiklikler; sosyal, sınıfsal ve tarihsel ilişkilerde yenilikler ve güzellikler; özgürlük ve değerler meydana getirerek, hayvani arzular ve maddi doyum peşinde koşan maymundan bir insanın yerine Allah’ın nitelikleriyle donanmış bir insan çıkar ortaya.

Ama, Allah’ın niteliklerine sahip olan bu insan, yeryüzündeki kaderi gereğince topraktan yaratılmış bir varlıktır.İslam onun topraktan ve çamurdan yaratılmış olduğunu tekrar tekrar vurguluyor. Bu yönüyle, maymunla ve tüm diğer hayvanlarla ortak bir yönü bulunuyor insanın. Öte yandan, Allah’ın ruhu da var yaratılışında.O’nun emanetini yüklenmiş ve O’nunla bir sözleşme yapmış. Görülüyor ki insanın yapısında çelişki var. Bu bakımdan insan öz uyanışı ne kadar gerçekleşirse gerçekleşsin, yin de bu çelişkiden doğan acılar çekiyor, hayatın maddi lezzetlerinden, günlük yaşamdan, yalan mutluluklardan, yemekten-içmekten ve cinsel ilişkilerden çekip koparmıyor toprağa bulaşmış olan vücudunu. ama burada gurbette olmanın acıları, inleyen bir neye dönüştürüyor onu. Bir yandan da adımlarını dosta varan kanlı yolara atıyor. Bu uyanışın sonunda felsefe yanlızlığa mahkum ediyor onu, başıboşluğa itiyor; işte varoluşçuluk felsefesi! Ama, irfan bu noktada ayrılıktan söz ediyor:

Yanlızlık kimsesizlik demektir.
Ayrılıksa O’nsuzluk demektir.
İnsan yanlızlık içinde umutsuzluğa kapılır.
Ayrılık halinde ise aşka ulaşır.

Şimdi artık, İkbal’in sabah vakitlerinde gönüller yakan ahlarının anlamını kavramaya başlıyoruz, nedenini de anlıyoruz. (Sayfa 112 – 113)

Vurdumduymazlık, hurafeler, cehalet, meskenet, zillet, şirk, zihinlerin kokuşması, şuur felci, ruh hastalıkları, kişilere tapma, zulmün ve fitnenin yaygınlığı canına tak mı ddi; bunlardan kurtulmak mı istiyorsun? Öyleyse, durma git ve Muhammed’in, Ali’nin ve Fatıma’nın kapısını çal; onlar sana kurtuluş yolunu göstereceklerdir. (Sayfa 144)

Din eski resmi Kilise çevrelerinde idi ve Kilise’nin kendisi Batı sermayecilerinin en büyüklerindendi. Fikri ve kültürel altyapıyı Avrupa’nın Ortaçağ’ında feodalizm oluşturuyordu. Kilise işte bu Ortaçağ’da feodalizmle yaptığı bu işbirliğini, şimdi de burjuvazi ve kapitalizmle yapıyor ve sosyalizme karşı çıkıyordu. Allah, iman, gayb, maneviyat ve ahlak adına tüm gücüyle sosyalizme yükleniyor ve kapitalizmin fedaisi rolünü oynuyordu. Bu durum karşısında, dinin kapitalizme destek olduğunu gören sosyalizm, sığınağı metaryelizmde bulup, onunla nikah yaptı. Din de sermay ile nikah yapmış ve maneviyat maddiyata dönüşmüştü, maddiyatta maneviyata. Şu tersliğe bakın siz! Tanrı dünyaya ve paraya tapan, mal yığan ve insanları paraya tapmaya çağıran bir halk düşmanı oldu; insanların da Karun’un köleleri ve Sarı Şeytan’ın kurbanları olmalarını istiyordu. (Sayfa 163 – 164)

Ne tuhaf!.. Dini, bilime karşı ve halkı uyutan afyon diye gösterdiler. Özgürlüğü, izzeti, insanın bağımsızlığını felce uğratan sapık bir fanatizm olarak nitelediler dini. Oysa, insanı yeryüzünde Allah’ın halifesi yapan dinden başka bir felsefe ya da ideoloji değil. (Sayfa 171)