SÂMİHA AYVERDİ - KÖLELİKTEN EFENDİLİĞE

Ey Müslüman Emirler, İslâm Münevverleri, Devlet Reisleri ve Müslüman Kardeşlerim!

Bu küçük risale, 1400. senesini idrâk etmek üzere olan Hicrî takvimi, bütün İslâm Âlemi’nin birlikte karşılamasını teklif etmek maksadiyle yazıldığı kadar, din kardeşlerimizle müşterek dert ve dâvalar üstünde kısaca dertleşip halleşmek niyet ve maksadını da içine almaktadır. 

Hicret-i Nebevî’nin 1400. senesini idrâke üç yıl kaldı. (Bugün 18 Şevval 1435) 

Ey Müslüman Emirler, Münevverler, Devlet Reisleri! Dünyâ, bâtıl inanışları, yakıştırma nasları bile, teologların şâşaalı polemikleri ile an’aneleştirip mukaddes günler, yortular, bayramlar adiyle kutlayarak kütle psikolojisini kamçılayıp uyanık tutarken, 1400. senesini idrâk etmek üzre olduğumuz Hicret-i Nebevi, İslâm Âlemi için nasıl uyarıcı bir fırsat, ilmin ve imânın ışığında, nasıl bağlayıcı ve birleştirici bir çığır olmalıdır?

Evet, yer yüzünü tevhîd güneşi ile aydınlatmış ve insanoğluna hak ve hürriyetin şerefli yolunu göstermiş bu mübarek dînin 1400. senesini, el ve gönül birliği ile biz Müslümanlar nasıl kutlamalıyız? İslâm dünyâsı bu müstesna gün için ne düşünebilir, ne hazırlar ve bilhassa neler ümid edip ne gibi faydalar bekleyebilir? 

İşte, risalemizin bir yönü dertleşip halleşmek ise, bir yönü de Müslüman devletlerin idarecileri-ne sormak istediğimiz böyle bir suâlle, asırlardır alaca karanlıkta uyuklayan îlâ-yı Kelimetullah gibi mihver bir fikrin ilim ve iman tezgâhında işlenip dokunmasını temennî eylemektir. 

Gerçi 1976 senesinde İstanbul’da toplanan İslâm Kongresi, İslâm Birliği’ne doğru atılmış bir merhale idiyse de, bir bakıma, sâdece mes’ûd bir buluşma diyebileceğimiz bu Kongre’de hâkim olan hava, gene de politikadan yakasını kurtaramamış hesaplardı. 

Halbuki İslâm Birliği, siyâset mazgalından gözlendiği müddetçe, ulaşması temenni olunan hedefe vâsıl olması düşünülemez. Bu yüzden de o ulvî ve ilâhı neticeyi elde etmenin tek gerçek yolu, İslâm Birliği idealine, ilim ve imanını hareket noktası olarak seçmek olsa gerektir. 

Söze başlarken, Cenâb-ı Hakk’ın şehâdeti muvâcehesinde, peşin olarak dilediğim, bu kitabı okuyacak olanlarda, şahsım hakkında uyanabilecek şüphe, endişe, vesvese ve zanların bertaraf olmasıdır. Dünyânın hemen beş kıtasını da sarmış olan fikir ve amel sahtekârlığı, haklı olarak, herkesi herşeyden şüphe eder hâle getirmiş bulunduğuna göre, bu risaleyi yazanın da, karanlık, bulanık ve gizli bir maksadı olduğu düşünülebilir. 

Her yer Allah’ın huzurudur O’na âşikâr olmayan hiçbir şey yoktur. İşte bu satırları yazanın da, hayâtı boyunca, vatan ve iman yolunda, maddî mânevi herhangi bir menfâat gözetmeden, İslâm’a ve Türk’e, tâkatı ölçüsünde hizmet eylemeyi cihad kabûl etmiş olmasıdır. Allah’ın şâhid olduğu bu gerçeğe, vatandaşı olan olmayan dindaşlarının inanıp inanmamaları, zihnî ve derûnî kıstaslarına bırakılmıştır. 

Bu risâle, bir fantezi, bir iddiâ, bir heves ve aceleye gelmiş bir kararla yazılmamıştır. Aksine, İslâm Âlemi’nin garipliği ve horlanışı karşısında, uzun yıllardır duyulan ıstırâbın yüze çıkmasından ibârettir.
* * *
İtiraf etsek de etmesek de, İslâm’ın çatısı altında birleşmiş olması lâzım gelen milletler ve topluluklar, aslında, dağılmış bir zincirin halkaları gibi, parçalar hâlinde bölük bölüktür. Yek-pâre ve birbirine kenetli olması îcâb eden bu parçalan yeniden birbirine lehimleyip, birleştirecek olanlar da, herhangi şahsî bir ihtiras, zümre ve siyâset endîşesiyle gözleri şaşılaşmamış ve gönülleri kararmamış âlimler ve müşâvirler kadrosunun desteğini kazanmış emirler, devlet reisleri, cumhurbaşkanları ve kütlelerin idâri ipuçlarına hâkim olan şuurlu devlet adamlarıdır. 

Onun için de bu küçük kitabı, halkın kaderine hükmedenlere ithaf ediyorum. 

Bu arada: «Sen kimsin? Kim oluyorsun ki kalkmış bize hitâb etmek cesaretini gösterebiliyorsun?» diyebilirsiniz. Haklısınız. Amma benim de haklı olduğumu zannettiğim nokta, işte bu, belki sizi şaşırtan hattâ belki de öfkelendiren ve: «Kim oluyorsun?» demenize yol açan sıfatsızlık ve selâhiyetsizliğime rağmen, gönlünde İslâm’ın aşkı alev alev yanan, bütün İslâm Âlemi’nin birliği ve beraberliği temennisindeki ihlâs ve samimiyetine Allah’ı şâhit tutan bir Müslüman oluşumdandır. 

Bir memleketin ajanı, bir zümrenin sözcüsü, herhangi bir menfâatin kovalayıcısı olsaydım, inanıyorum ki böyle ulvî bir dâvâyı gizli bir emele basamak yaptığım an, Allah’ın gayret sıfatı tecellî ederek, bir kirli veyâ gizli maksat için kullanır olduğum o muhteşem dâvâ, kılıç olup başımı keserdi. 

Amma, ey Müslüman emirler, İslâm münevverleri ve Müslüman kardeşlerim! Size hitâb eden bir Müslüman Türk kadınıdır. 

«Kimsin? Ne sıfat ve cesâretle bizi karşına almaktasın?» diyebilirsiniz. 

Kim olduğumu söyledim. Müslüman ve Türk’üm elhamdülillah. Sıfatımın da sıfatsızlık olduğunu tekrar edebilirim. Esâsen cesâretim de, yokluğun verdiği bu huzurlu varlıktan ileri gelmektedir vesselam. 

26 Ocak/ 20 Şubat 1977 İstanbul