NAİM KARADAŞ - SESİMİZİ YÜKSELTMEDEN; EFKÂR MAKAMI

Pek çok canlı türü ve insan birlikte yaşamak birlikte varolmak suretiyle yaşamını sürdürebilir. Bunu insanlık tarihine baktığımızda başlangıçta kabileler, boylar, klanlar, devletler ve nihayet imparatorluklar gibi hal ve mahiyet değiştirmiş şekilleriyle görüyoruz. Dünya böylelikle koca bir köy olma yolunda hızla ilerlemekte ve bu, insanların birbirleriyle daha çok toplumsal ilişki içerisinde olmalarına ortam hazırlamaktadır.

Hayvan topluluklarına dahi baktığımızda kendi yaşam alanlarına bir sınır çektiklerini ve bu sınır dahilinde yaşadıklarını görüyoruz. Bu, canlılık mertebelerinin alt düzeyinde gözlenen bir sosyalleşme halidir. Canlılık mertebeleri yükseldikçe ve en üst mertebede şuur ile birleşince sosyalleşme hem daha mükemmel, hem de çok daha zor hale gelmektedir. Bu durumda alan belirlemede işin içerisine hırslar, nefretler, istek ve arzular vs. insani tecrübe ve kuvveler girer. İnsanlar bu alanları belirlerken bahsettiğimiz duygu durumları haliyle solipsist bir tavır takınır hayatı yalnızca kendi keyfine münhasır olarak algılayıp başkalarına hayat hakkı tanımazlar. Bu da toplumsal çatışmalarla mündemiç bir şeydir.

İnsan olan yerde farklılıklar da vardır. Farklı inanç, kültür ve etnik yapıları içinde barındıran toplumların bir arada yaşama formülünü hangi ilkeler üzerine kuracağı modern dönemlerin genel problemlerinden birisidir. Bu problem küreselleşerek sözde medenileşen! insanlığın sorunudur. Birlikte yaşamak muhatabının kültür gelenek-görenek ve inançlarına saygıyla hayatiyet bulabilecek, ancak bu şekilde tekâmül edebilecek bir ahvaldir.

Kültür, gelenek ve inançların sınırları aşmasıyla hızla değişen, başkalaşan çok kültürlü, farklı inanç ve etnik yapılı toplumlar kendilerini huzura ve barışa sevk edecek bir arada yaşama formüllerini hayata geçirme yollarını aramakta; insanî değerlere yaslanmayan ve küresel barışa işaret etmeyen sosyo-politik değerlendirmeler ve önermeler ise kabul görmemektedir. Nitekim günümüze baktığımızda bu formül arayışlarının pek de insani değerleri kendine istinatgâh yapmadığı aşikârdır. Son yıllarda dünyanın her yerinde ve özellikle İslam âleminde bir arada yaşama olgusunun yerini tamamıyla kin, nefret, bencillik gibi hasletler aldığını görüyoruz. 

İslam’ın özünden gelen farklılıkları bir arada barış içinde tutabilecek çoğulcu, kucaklayıcı yapı ne yazık ki adı İslam olan coğrafyada “medeniyet” denilen afyonla silinip gitmekte. İslam dünyasında meydana gelen kanlı facialar, iç savaşlarla neticelenen elim hadiseler; barış, kardeşlik ve hoşgörü medeniyetlerinin mümessili olan bu toprakların özlenilen huzur iklimlerine nasıl kavuşturulabileceğine dair soruları çoğaltmış durumda.

Evet..Medeniyet..Tanzimat’tan beri albenisinden bir türlü kendimizi kurtaramadığımız, bizlere adeta zehir zerk eden, ama bir o kadar da ona karşı Stockholm sendromu yaşadığımız,alınyazımızın düğümlendiği o süslü kelime… Sahi insan katiline aşık olur mu? Maalesef ki, olduğunu bir asırdan fazladır görüyoruz, iliklerimize kadar hissediyoruz hemde… Peki, nedir bu medeniyet? Bu sözcüğünün birden fazla tanımı olmakla birlikte bizde şöyle bir tanım verebiliriz: Medeniyet, insanlığın sosyal, ilim, sa’nat, fen ve teknikte ileri gitmesi, hayat kalitesinin yükselmesi gibi anlamlara gelmektedir. Ayrıca şehirleşme, sanayi ve ticarette ileri gitme, yönetimde halkın mutluluğunu sağlama, düzenli ve kaliteli hayat seviyesi gibi kriterler de medeniyetin esaslarındandır. Yani tanımdaki altı çizilen noktayı vurgulayacak olursak medeniyetin temel saiki insan saadetini artırmak hayattan daha fazla zevk almasını sağlamaktır. Mamafih gelin görün ki bizde medeniyet hiçte büyülü kelimeler gibi masum değil…

Biz medeni diyerek yönümüzü 1839 da Avrupa’ya döndüğümüzden beri insanı insan yapan değerleri de ayaklar altına aldık. Medenilik şehirlilik dedik ama bunun temel şartının diğer insanlarla bir arada yaşamayı bilmek ya da öğrenmek olduğunu idrak edemedik. Medeniliği; modern tarzda giyinmekle, Batılı gibi davranmakla, kıravat takmakla, ütülü pantolon giyinmekle, sinekkaydı traşlarla ve smokinlerle gezmekle bir tuttuk. Fesi çıkarıp foter şapka takarak, sabah kalktığımızda röpdeşambr giyerek daha bir insan olduğumuzu düşündük. Şatafatlı binalar içinde alımlı kıyafetlerle yaşayan, yüzlerinde riyakâr ve küçümseyici tebessüm, kendinden başkasına ve kendi doğrularının dışındakilere hayat hakkı tanımayan hal-i hazırı medeni olarak tasvir ettik ve örnek aldık. Medeniyeti sarhoş olma, kumar oynama ve serbest kadın—erkek ilişkileri olarak kabul ettik. 

Büyük devlet erkânımıza göre biz eksiktik, geriydik. İşte o kurtuluş ve hürriyet müjdecisi Batı Medeniyetine ilk adım olan Tanzimat bu gerekliliklerle ilan edildi. Öyle ya Mustafa Reşit Paşa ve arkadaşlarının amacı onların ifadesiyle “ Avrupa Medeniyetini Osmanlı ülkesine getirmek.”idi. Getirdiler de… Mamafih getirdikleri bizim o dönemde iliklerimize kadar hissettiğimiz bilim, teknik, sanayi, ticaret, ziraat değildi. Getirdikleri Fransa özelinde, Avrupa kültürüydü. Yani medeniyetin mim’siz olanıydı, yani medeniyet değildi deniyet idi.

Dünyada yaşanan en kanlı savaşlar, çekilen en büyük acılar, işlenen en vahşî cinayetler, medenî kabul edilen milletler tarafından gerçekleştirilmiş olması manidardır. İki defa tekrarlanan dünya savaşlarının, bu savaşlarda milyonlarca insanın katledilmesinin daha sonra ortaya çıkan soğuk savaşlar ve bu gün de yaşanmakta olan sıcak ve kanlı savaşların hayatiyet bulduğu yerin yine günümüzde halen medeni sayılan Avrupa olması ayrı bir ironidir. Çok değil yirmi yıl önce kendi kontrollerinde, gözleri önünde, İkinci Dünya savaşından bu yana en ağır insan katliamın yaşandığı yer yine yüce Avrupa Medeniyetidir!

” Bunlar modern görünümlü, sırtlan misal tebessümü bir makyaj gibi yüzlerine geçirmiş, alımlı giysiler içinde önümüze çıkan, hatta zaman zaman dini motifler içeren bir görüntü ile bile karşımıza çıkabilecek olan canavarlardır. Benliklerinin esiri olmuş, diğer insanların hâkimi olduklarını zanneden ve merhum Akif’in “tek dişi kalmış canavar” tarifini müşahhaslaştıran tiplerdir.” İlâhî kanunlardan uzak, sadece beşerî kanunlar üzerine kurulan medeniyetlerin marifetleri, bugün Irak’ta, Afganistan’da, Filistin’de, Çeçenistan’da ve dünyanın daha pek çok yerlerinde sergilenmektedir. Irak’ta masum çocukların üzerine misket bombaları yağdıranlar, böyle bir medeniyetin mensuplarıdır. Filistin’de ellerindeki taşlarla vatanını müdafaa etmek isteyen çocukların üzerine tanklarla ateş açanlar da bu mimsiz medeniyetin memesinden süt emen çocuklardır.