ALİ URAL - POSTA KUTUSUNDAKİ MIZIKA (GENİŞ ÖZET)

Sevgili Dost ;
Mektubun tarihine girip talihini unuttuk. En son ne zaman mektup yazdığımızı,en son ne zaman mektup aldığımızı hatırlayabilirsek, belki mektubun talihini değil ama talihsizliğini hatırlayacağız.
İnsanlar birbirine mektup yazmalı.

Çünkü mektupta sesin tonu belli olmaz. Çünkü düşünülerek yazılır. Birdenbire ağzımızdan kaçan kelimeleri hiçbir şey geri getiremez. Söylediklerimizin üstü çizilemez. Çünkü söylediklerimiz dinlenmeyebilir,sözümüz kesilir,içeriye o anda biri girer,okunan mektupsa mutlaka tamamlanır.

İşte Tagore’un Avare Kuşlar’ı da üstüme pike yapıyor. Biri omzuma konup fısıldıyor kulağıma :”Çiğ damlası göle dedi ki :Sen nilüfer yaprağının altındaki büyük çiğ damlasısın ,ben de üstündeki küçük çiğ damlası.”

Ah, dostluğa bak! Kuş fısıldamaya devam ediyor:” Güneş batıya doğru kayarken, doğu karşısında sessizce durur.” Ah dostluğa bak! Kuş fısıldamaya devam ediyor:”Alacakaranlığın bu bulanıklığı altında şekiller tuhaflaşıyor ; alt kısımları karanlıkta kaybolmuş kuleler ve mürekkep lekesini andıran ağaç tepeleri… Sabahın olmasını bekleyeceğim ve senin şehrini aydınlıkta görmek üzere uyanacağım.” Ah dostluğa bak!

Felaketle kurtuluşun, bahtsızlıkla mutluluğun kadim akrabalığından söz ediyorum. Önde olup olmadığını bilmeyen rakipler gibi, ne yarışı bırakıyor ne de galibiyet sevincini yaşıyorlar. Tokatların üzüm salkımlarına , üzüm salkımlarının tokatlara dönüştüğü bir hayatta, ”İnsanı mutlu eden şeyler aynı zamanda onun felaketinin de kaynağı olabiliyor.”(Goethe)

Sevgili Dost,
Üzüntülerimiz, günlük hayatımızdaki ödevleri bile normal bir şekilde yapmamızı engelliyor. Kederin ağına takılan balıklar, çırpına çırpına ölüyorlar. Mutluluk bir seyahat şekli olması gerekirken, bir türlü ulaşılamayan hayali istasyonlar haline geliyor. Yüzlerimiz, hüznün yüzlerce elbisesinden hangisini seçeceğine bir türlü karar veremiyor. Aynı hava sıcaklığında bir gün üşürken, bir başka gün terleyebiliyoruz. Bir gün kahkahalarla güldüğümüz bir espriye, bir başka gün tebessüm etmekte zorlanıyoruz. Su bazen sıfır derecede donmuyor, bazen kaynamıyor yüz derecede.
O halde,” Bizi mutlu kılan şey şartlardan çok, ruhumuzdur.”2 İstemekle değil, istememekle hür olan ruhumuz. (Voltaire)

Sevgili Dost,
Eksik bilgi bizi yanlış adreslere götürür. Arkadaşlıklar,dostluklar, ortaklıklar ve evlilikler hep bu yüzden biter. Kim bilir hayatımızda kaç kez , “Nasıl da tanıyamamşım!” demiş, kaç kez ince buz tabakasına aldanıp üzerinde yürüdüğümüz gölün soğuk sularında bulmuşuzdur kendimizi.

Sevgili Dost,
Rejisör bir filmde rol almak isteyen genç kıza, “İki kelimeyi istediğim gibi söylersen,sana rol verebilirim.” Demiş,genç kız da “Tabii söylerim. Ne bu iki kelime?” diye sormuştu. Rejisör , “Sadece üç kere bana , ‘Gel buraya!’ diyeceksin,” genç kız bundan daha kolay ne var diye düşünürken rejisör konuşmaya devam etmişti:

“Birincisinde sevgilinle bir münakaşadan sonra ona artık ayrılman gerektiğini söylüyorsun o başı eğik kapıya doğru giderken, ceketinin cebinde tabanca olduğunu fark ediyorsun. Hayatına son vereceğini seziyor, birdenbire onun senin için her şey olduğunu anlıyor ve büyük bir pişmanlıkla : 
-Gel buraya! Diyorsun . 

İkinci olarak, kendini küçük bir çocuğun annesi yerine koyacaksın. Çocuk dört yaşında. Sen ona bayramlık elbiselerini giydirmiş, balkonda oturmasını, hiçbir yere gitmemesini sıkı sıkıya tembih etmişsin. Sana itaat etmiyor ve sokağa fırlıyor. Tam o sırada köşede bir kamyon beliriyor ve çocuk bir anda yere düşüp çamurlara bulanıyor. Allah’tan ezilmiyor. Sen dehşet içindesin. Bir yandan Allah’a şükrederken, diğer yandan sana itaat etmediği için çocuğa son derece kızgınsın. İşte bu duygularla ona: 
-Gel buraya! Diyorsun.

Son olarak da bir tacirin karısısın. Kocan iflas etmiş. Evin dışında alacaklılar kocanı linç etmek için bekliyor. Fakat kocan, onuruna dokunan bu durum karşısında kalbine sıktığı bir kurşunla can veriyor. Sen de sokak kapısını açıp, dışarıdaki kalabalığın elebaşına: 
-Gel buraya! Diyorsun.”

Sevgili Dost,
Kızın bu sözler üzerine filmde rol almak istemekten vazgeçip geçmediğini bilemiyoruz. Bildiğimiz, sesin tonunun kelimelere hayat verdiği ya da öldürdüğüdür.
Sevgili Dost,
Gel buraya!

Sevgili Dost,
Her defasında bu iki kelimeyle başlıyorum mektubuma. Çünkü bu iki kelimeden her biri, gücünü diğerinden alıyor. Sevgili olmadan dost, dost olmadan sevgili olunmuyor. Eğer bir ruh beraberliğiyse dostluk, iki ruhu bir kılan nedir? Nedir bileşik kaplardaki su seviyesinin sırrı? Demek “Dost insanın bir ikinci kendisidir.”(Çiçero) Demek, “Sevgi hiç ayırt etmez; sevenle sevilen aynı şeydir.” (Alain)

“Sevme beni sözlerle, şuurlu ol
hem de duy içinden
Seversen beni eğer,samimi olmalı duygun
Ya sev ta içten
Ya tamamen bırak.

Sevgili dost,
Dostlar gündüz görünmez; o, ateşböceği gibi yalnız geceleyin parlar.

Söylenen her söz binamıza yeni bir tuğla ekler. Bu yüzden ağzımızdan kaçmamalı kelimeler. Onlar bizim mahkûmlarımızdır, izin verdiğimizde çıkmalılar dışarıya. Publis SYRUS ne kadar haklı : “Konuştuğuma çok kere pişman oldum. Fakat sustuğuma asla!”

Sevgili Dost,
Bu sabah kuş sesleriyle uyandım. Ne güzel değil mi? Hayır, güzel değil! Açık penceremden ok gibi dalıp saplanan karga sesleriydi. Kuş sesleri dediğimde aklına asla karganın gelmediğini biliyorum. Bu, karganın da bir kuş türü olduğunu bilmeyişinden değil, karganın türünün en önemli özelliği olan güzel bir ötüşten mahrum oluşundan elbette. Yüzümü yıkarken, acaba diyordum, acaba türümüzün en önemli özelliklerini taşıyor muyuz? Hareketlerimiz ve sözlerimiz nerelere saplanıyor? Acaba “İnsan” denince hatırlanıyor muyuz?

Sevgili Dost,
Tahterevalliye tek başına binen, aşağıda durmayı hak eder.

Sevgili Dost, 
Gel ve yüksel!

Sevgili Dost,
Tabii olan her şey etkili ve kalıcıdır. Suni heyecanlar pastanın üzerine dökülen krema, makarnanın üzerine dökülen sos gibi geçici lezzetler tattırır bize. Aslolan bu sosun altında neyi yediğimizdir.

Sevgili Dost,
Sınır, önümüze bir bahçe duvarı olarak çıkabileceği gibi, dikenli tel, çit, çizgi ve taş olarak da çıkabilir. Sınırı geçme hakkı, sınırı çizenindir ve o dilediği müstesna, bahçesine kimseyi yaklaştırmama hakkını elinde tutar. Sınırın geçilmemesi için dikenli teller yetmeyebilir, adım atar atmaz bir bacağınızı almaya hazır bir mayın, toprağın altında sizi bekleyebilir.

Sevgili Dost,
Yazma vakti gelince dolabımın kapısını usulca aralıyorum,ne kadar çok şey birikmiş.Yazma vakti gelince sarnıcımın kapağını kaldırıyorum,ne kadar çok şey birikmiş.Elimi daldırıp dolabımdan rastgele bir şey çıkartıyorum:İp!İpi sapına bağlayıp sarnıçtan su çekiyorum.

Sevgili Dost,
Ağaçları suluyorum.

Sevgili Dost,
İnsan değişmedi;vicdanıyla tutkuları arasında bocalayıp duruyor. Tutkularına esir düştüğü zamanlarda bile,kendisini rahatlatacak nedenler ve yöntemler bulmakta zorlanmıyor.İşte hile! İşte çürümüş ağ! İşte Cumartesi Balıkları! 

“Cumartesi balıkları mı?” Evet,Cumartesi Balıkları!Sezginin gücünü hesaba katmayanların hikayesi…Öyle bir hikaye ki,anlatanların dudaklarını titretir,öyle bir hikaye ki dinleyenlerin yüzünde gezdirir ateşin gölgesini.

Sevgili Dost,
Sözlükler,binlerce kemle bildikleri halde konuşamazlar.Onları dilsiz yapan sahip oldukları kelimeleri baş harflerine göre ve alt alta sıralamalarıdır.Çok şey bilip de susmanın ağırlığını taşır sözlükler.Yaşlı Kızılderililer gibi bir köşede sessizce çubuklarını tüttürürler.

Kelimeler ne zaman sözlüklerden çıkıp yan yana gelirler, ne zaman üçlü beşli gruplar oluştururlar,o zaman başlar heyecan.Tek başlarına taşıdıkları küçük çuvalı sırtlarından indirip beraberce dağları taşımaya kalkışırlar.Çağrışım o kadar büyük bir güçtür ki dağları taşımakla kalmaz nehirleri de tersinden akıtabilir.Çağrışım öyle bir sihirdir ki şapkadan tavşan da çıkarabilir,kelimelerden kan da.İlkinin adı hokkabazlık, ikincisinin adı sanattır.

Lamartine,”Sanatçıya iki göz yetmez,” .Demek üçüncü bir göze ihtiyaç var,tabiatın objektif resmini değil,manzaranın ne ifade ettiğini görebilmek için.Demek bir kalp gözüne,bir aşk gözüne ihtiyaç var.
Bergson’a göre sanatçı,”Bir şeye aşkla bakabilen kimsedir.” Sanat eseri bu bakıştan doğar.Bu yüzden en büyük sanatkarlar,aynı zamanda en büyük aşıklardır.Aşkın şiddeti ne kadar kuvvetli olursa,sanat eseri de o kadar büyük olur.

Mevlana’nın ,”Sen kapları,testileri hele bir kır;sular nasıl bir yol tutar gider,”sözleriyle çağırdığı yer ”Aşk” değil midir? Onun kır dediği kaplar,nasıl kaplardır ki, kırılması sağlam kalmasından daha iyidir.

Sadi de aşıklar için,”Onların içleri Mescidi Aksa gibi kubbeler ile doludur.Onlar dışardaki duvarları mahsus harap halde bırakmışlardır,” demiyor mu? O halde harap duvarlarına kanıp saraydan mahrum kalmak niye.

Sevgili Dost,
İşte yıkılmayacağını düşündüğümüz binalar,çocukların kumdan şatoları gibi unufak.Boyanın,parkenin,demirin,mozaiğin,betonun,cihanın zemine yenilişi.Zemin,hesaba katılmayışının öcünü,rodeo boğaları gibi sırtında ne varsa savurarak alıyor.Zemin,çatıları,direkleri,duvarları çizgisine çekip hemzemin yapıyor.Hemzemin;yani zeminle bir,aynı hizada

Sevgili Dost,
Hayattan söz etmenin tam zamanı şimdi.Çünkü dönmedolap en tepede duruyor.Hafif hafif sallandığına bakma,kalbi hızlı hızlı vuruyor.Aşağıya inmeden bir cümleyle anlatmalı hayatı.Ama yazık,salıncak aşağıya kayıyor;bu ürperiş hayat olamaz mı?

Hayır şimdi olmaz. Ancak en yüksekteyken söz edilebilir hayattan.Hayır,şimdi olmaz!

BU KİTAP ÖZETİ ÇALIŞMASI, MÜFÎD DERGİSİ İÇİN, CANSEL DAYIOĞLU TARAFINDAN YAPILMIŞTIR.