FELSEFÎ DÜŞÜNME BİÇİMİNE ŞAHSİ BİR MUKADDİME - PEYAMİ SAFA GÜLAY

Medhal

“İsrailoğullarından Allah Teâlâ’ya yetmiş yıl boyunca kulluk ve ibadet eden bir adamdan bahsedilir. Allah Teâlâ ona bir melek yollar, bunca ibadetine rağmen cennete girmeye lâyık olmadığını adama bildirmesini meleğe söyler. Âbid adam bunu duyunca:

‘Biz kulluk/ibadet için yaratıldık, öyleyse bize gereken O’na ibadete devam etmektir’.

Melek geri dönünce:

‘Allahım! Onun ne dediğini Sen daha iyi bilirsin’, der.

Allah Teâlâ bunun üzerine şöyle buyurur:

‘Madem o Bize kulluk/ibadet etmekten vazgeçmedi, Biz de ondan yüz çevirmeyiz. Şahit olun meleklerim ki ben onu bağışladım!”.[1]

[Allah Resûlü (sav) buyurdular ki:]

“Sizden önceki milletlerden üç kişi yola çıktılar. (Gecelemek için) bir mağaraya sığınarak içeriye girdiler. Dağdan büyük bir kaya yuvarlanıp mağaranın ağzını kapattı. İçlerinden biri dedi ki: ‘Sizi bu mağaradan ancak yapmış olduğunuz iyi amelleriniz kurtarabilir’. Bunu üzerine aralarından bir tanesi şöyle dua etti: ‘Allahım! Benim yaşlı ana-babam vardı. Onlara gözüm gibi bakardım. Bir gün ot (ya da odun) aramak için uzaklaşmıştım. Uyuyuncaya kadar yanlarına geri dönemedim (geciktim). Onlar için süt sağdım, yanlarına vardığımda uyumuşlardı. Onlardan önce ne aileme, ne de çocuklarıma süt vermek istemedim ‘Belki uyanırlar da sütlerini içiririm diye elimde süt kabıyla uyanmalarını bekledim. Ama sabaha kadar uyanmadılar. Onları uyandırmaya da kıyamadım… Sonra uyandılar ve sütlerini içtiler. Allahım! Eğer bunu Senin rızan için yapmışsam, ne olur bu kayayı buradan kaldır da dışarıya çıkalım’. Mağara kapısındaki kaya az sallandı ve gök yüzü birazcık göründü. Fakat tabii ki dışarıya çıkacak kadar değildi”.

Peygamber (sav) buyurdu ki: “Diğeri şöyle dua etti: ‘Allahım! Amcamın bir kızı vardı, ona aşık olmuştum. Onunla cinsî ilişki kurmak istedim, fakat razı olmadı. Derken büyük bir kıtlık oldu. Müşkül duruma düşmüştü. (Yardım istemek için) bana geldi. ‘Benimle yatmaya razı olursan sana yüzyirmi dinar veririm’ dedim. Razı oldu ve parayı ona verdim. Yatırıp ilişki kuracakken dedi ki: ‘Allah’ın mührünü gayrı meşrû olarak kıramazsın. Bu sana helal olmaz’. Hemen kalkıp verdiğim parayı da kendisine bırakarak ondan uzaklaştım. Oysa onu çok seviyordum. Ey Allahım! Eğer bunu senin rıza-i şerifin için yapmışsam, ne olur mağaranın ağzındaki bu kayayı kaldır!’. Kaya biraz daha oynadı. Ama dışarıya çıkacak kadar değildi”.

Peygamber (sav) buyurdu ki: “Üçüncüsü şöyle dua etti: ‘Allahım! Birçok işçi tuttum, hepsinin ücretlerini verdim. Yalnız içlerinden biri verdiğim ücreti almadan terkedip gitti. Onun ücretini sermaye yaptım, çoğaldıkça çoğaldı. Uzun zaman sonra adam çıkageldi ve: ‘Ey Allah’ın kulu! Haydi ücretimi ver!’ dedi. Ben de: ‘Şu gördüğün develer, sığırlar, koyunlar ve köleler hep senin ücretinin ürünüdür, haydi al onları!’ dedim.

‘Ey Allah’ın kulu benimle alay etme!’ dedi.

‘Hayır alay etmiyorum. Hepsini al götür!’ dedim ve adam onlardan bir tane bırakmayasıya hepsini önüne katıp götürdü. Ey Allahım! Eğer bunu senin rıza-i şerifin için yapmışsam kayanın kalan kısmını da çekiver de bizi kurtar!’ Kaya mağaranın kapısından tamamen çekildi ve hepsi kurtularak neşe içinde evlerine gittiler”.[2]

Hemhâl

Büyük âlim İbn-i Sina bir meselenin içinden çıkamadığında, kalkar, temiz bir abdest alıp namaz kılar ve meselenin başına geri dönermiş. Bilmiyorum söylemeye gerek var mı? Az önce demir leblebi kabilinden olan mesele, âlimin zihnindeki keskin dişlerin arasında en yumuşağından bir muhallebiye dönermiş.

Muhterem kari, bu, Müslümanın epistemolojidir. İbn-i Sina ki, sufi ya da işraki bir tarafla değil de son derece teknik bir düşünür olarak bilinir, bunu biliyordu.

Bu romantik bir mukaddime değil. Heyecanlı, hararetli ya da orijinal bir mukaddime de değil. Bu mukaddime, malumun ilamı değil, fakat kabulü. İmam Gazali’nin “öğüt kolaydır, kabul zor” kaidesinden hareketle, soğukkanlı bir teslimiyetin ibrazıdır bu mukaddime. Soğukkanlı, çünkü meseleyi anlamanın bir ikinci yolu yok. Çünkü başka her yol bünyesinde en ufak bir derinliği barındırmayan, en münasip ifadesiyle “komik” vadilere varmakta: İslam’da felsefe yoktur, İslam’da felsefeye gerek yoktur, günahtır, şarttır vesaire. Bunların hiç biri değil, felsefe, İslam felsefe geleneği çerçevesinde sarih bir şekilde ifadesini bulduğu gibi, insanın idraki nispetinde eşyanın manasıyla iştigal etmesidir. Adına felsefe deyin ya da başka bir şey, insan nereden ve neden geldiğini, neyi ne için yapmakta olduğunu ve gidişatın nereye doğru olduğunu tefekkürle mükelleftir. “Ben değilim, böyle bir derde sahip de değilim”, diyene Allah selamet versin. Belki de o haklıdır. Fakat ben, öyle düşünmüyor ve nasıl düşündüğümü görünür kılmakla memur olduğumu hissediyorum. İşte bakın, serbest bir tanıma daha vardık: Bir şey ile memur olduğunuzu hissettiğinizde, felsefenin sahasına adım atmış oluyorsunuz. Bu manada, hadi bir iddiada daha bulunmama müsaade edin: İyi bir metin, ancak bir şey ile memur olduğunu hisseden biriyle konuşur. Ve, bir tane daha: Ancak ve ancak bir şey ile memur olduğunu hisseden biriyle konuşulur.

Usul

Cennete gitmek için değil, yaptığı şeyleri yapmakla memur olduğunu hissettiği için eylemde bulunan âbidle ilgili Allah’ın meleklerine onu affettiğini buyurması, bize eylemimizin usulüyle ilgili açık bir yapı sunar: Ne adam başka bir adam olmuştur, ne de yaptıkları değişmiştir. Adam, meleklerin tebliğini duyduğunda “iyi madem, ibadetim cennete gidişime vesile olmayacaksa, ben de devam etmeyeyim” deseydi, muhtemeldir ki kurtulmuş olmayacaktı. Demek ki, bir şeyin nasıl gerçekleştiği bizi ilgilendirmemektedir. Demek ki biz, bir şey ile o şeyin muhtemel sonuçlarını hesaba katarak ilgilenemeyiz. Biz bir şeyi yapmamız gerektiğini anlamakla ve bu idrakten hareketle o şeyi icra etmekle mükellefiz, demek ki. Burada asla bir çeşit cebrî kader anlayışını, dünyadan el etek çekişi, her şeyi akışına bırakmayı falan kastetmiyorum. Fakat neyi kastettiğimi açıklamaya girişecek de değilim. Çünkü, ancak ve ancak bir şey ile memur olduğunu hisseden biriyle konuşulur ki, bir şey ile memur olduğunu hisseden herkes buradaki melali rahatlıkla anlayacaktır.

Bu metni zihnimde kurarken hep mümkün olduğu kadar kısa bir metin olarak kurdum, o yüzden şimdi müsaade edin, açıklama ihtiyacı hissetmemeye devam ederek, sadede geleyim:

Dünya geldik ve dünya bir mağaradır. Ve her bir mesele, mağaranın kapısına kapatan (ve çoğu zaman dağlardan bile büyük) bir kaya. Ama felsefeyle, ama başka bir vesile ile bu kayayı yerinden oynatmamız, ne yerinden oynatması, söküp atmamız lazım. Şimdi, bu nasıl olacak? Kaslı kollarla, kurnaz zihinlerle, başarı hikayeleriyle, resmi sınav puanlarıyla, büyük büyük meblağlarla, rekabetle, hırsla, haklı çıkmakla, küsmekle darılmakla, ağlayıp sızlamakla, intikam almakla, ve bunun gibi önemli olduklarına inandırıldığımız milyon çeşit zırvalıkla mı? Bence hayır. Kaya yerinden, bir şeyi ne için yapıyor olduğumuz dikkate alınarak oynatılacak ya da oynatılmayacak.

Allah’ım! Bu metin dâhil, yaptığım her şeyi bir sebeple yapıyorum. Eğer yaptığımı senin rıza-i şerifin için yapıyorsam, ne olur mağaranın ağzındaki bu kayayı kaldır.

[1] İmam-ı Gazali, Hak Yolcusuna Öğütler, Büyüyenay Yayınları
[2] Rûdânî, Büyük Hadis Külliyatı, İz Yayıncılık