MAXIME RODINSON - BATIYI BÜYÜLEYEN İSLÂM (KİTAP TAHLİLİ)

Ortaçağ: Çatışan İki Dünya

Müslümanlar, batı hıristiyanları için uzun zaman, bir tehlike idiler. Sonraları bir problem oldular. Doğunun uzak bölgelerinde güç yer değiştirmiş, ele avuca sığmayan , yağmacı, üstelik hıristiyan da olmayan bir kavim, geniş toprakları hıristiyanların elinden almıştı.

Olaydan 30-40 yıl sonra Burgonyalı bir vak’anüvis şöyle diyecektir : “Sünnet edilmiş bir topluluk olan ve Hazar denizinin üzerindeki kafkas dağlarında Ercolia isimli bölgede oturan ve gittikçe çoğalan Agareniler (diğer bir adı da Sarazen) silaha sarılarak, imparator Aeraflia, (Heraclius)nın topraklarına saldırdılar. Sarazen’ler her zaman yaptıkları gibi, şehirleri yağma ederek ilerlediler.
Heraclius’tan sonra tahta çıkan imparator Constantinus ve Constans zamanlarında Sarazenler korkunç talanlara giriştiler. Kudüs’ü zaptettikten ve öbür şehirleri yağma ettikten sonra yukarı ve aşağı Mısır’ı ele geçirdiler, İskenderiye’yi aldılar, bütün Afrikayı tahrip ettiler. İmparator onlara haraç ödemek zorunda kaldı.

Sarazenler İslamiyet’i kabul etmeden çok önce de onlar hakkında bir şeyler biliyordu Hıristiyanlar. Sarazenlerin din değiştirmesi önceleri pek dikkatleri çekmedi. IV. Asırdan itibaren hıristiyanların kanaati şu merkezdeydi: "Sarazenler geçimlerini yağma ve çapulla sağlamaktaydılar." Daha fazla bilgiye de ihtiyaç yoktu bu konuda. Yalnız alimler, isimleri üzerinde tartışıyorlardı. Her ne kadar öteki adları Agareni, oğlu İsmaill’le birlikte çöle sürülen cariye Hacer’den türedikleri gösteriyorsa da, Sarazen ismi İbrahim’in karısı Sarah’dan geliyordu.

Aşikar sebeplerden dolayı bu konuda daha çok bilgi edinmek isteyenler İspanya’daki Hıristiyanlar yani Mozaraplardı. İdaresi altında yaşadıkları Müslümanların siyasi hakimiyeti Arap kültürünün Hıristiyan imanının zararına serberstçe yayılmasına yol açmıştı. Efendileri ve efendilerinin düşünceleri hakkında, daha doğru olmasa da, daha aydınlık bir bilgi edinmek ihtiyacını duydular. Doğudaki bütün fethedilmiş topraklarda olduğu gibi, Hristiyan ve Musevi ahali arasında aşağılatıcı ve küçültücü masallar dolaşıyordu: Günlük temeslardan doğan, daha gerçekçi intibalarla kaynaşan masallar. Doğudaki Hıristiyan vaizlerin de (Şamlı John gibi), doğudaki Hıristiyan bilginlerin de tek amacı vardı: İslam hakkında tahlillerini, İslamiyet’in mümkün olan her türlü etkisini önleyecek biçimde yapmak.

Hakikat şu ki Hıristiyan Avrupa’nın kafasında, çatıştığı bu düşman dünya ile ilgili, tek bir değil bir çok imajlar vardır. O zamana kadar İslam Avrupalı yazarların düşüncelerinden öğreniliyordu daha çok. Şimdi ise karşılarında bir İslam dünyası vardı, şaşırtan ve sarsan bir İslam dünyası. Kalın çizgilerle Avrupa’nın bu dünyayı kavrayışı üç biçimde olmuştur:

İslam dünyası, her şeyden önce, siyasi ve ideolojik bir yapıdır, düşman bir yapı. Fakat bu dünyanın farklı bir medeniyeti de var, üstelik yabancı bir iktisadi bölgedir de. Bu çeşitli görünüşler aynı kavmin içinde bile farklı tecessüsler ve tepkiler uyandırır.

Müslümanlar arasındaki siyasi ayrılıklar meçhul değildi. Fakat bu tefrikalar arasındaki güçlü tesanüt de vardı. Hıristiyanlık söz konusu olunca birlik yeniden kuruluyordu. Bu kardeşlik ortak bir görüş ve imana dayanıyordu.

İslam devletleri bir düşman güçler bütünüydü. Aralarındaki rekabet zaman zaman siyasi menfaatler sağlıyordu. Pekala, herhangi biriyle geçici bir ittifak kurulabilirdi. Hıristiyanlar, Müslüman emirlerin hizmetine girebilirlerdi bazen. "Chanson de Roland"ı okuyoruz : “ Genç Şarlman, Toledo’nun Arap Hükümdarı Galafre’ye yardımcı olur. Kızıyla evlenir. Kız da hıristiyan olur tabii. Böyle olaylar İspanya’da ve Doğu’da sık sık görülür. Ne var ki, düşmanlık ortadan kalkmaz ve her fırsatta canlanır.

Bir çok yazarın altını çizdiği gibi Hıristiyan dünyanın ideolojik, politik bir yapı olarak Müslüman dünyaya karşı davranışı, bugünün kapitalist dünyasının komünist dünyaya karşı davranışına benzer. Strüktürler bakımından benzerlikler aşikardır. Her iki durumda da ideolojilerinin birleştiği ama bölünmüş ve düşman bir çok ülkeleri kucaklayan iki sistem karşı karşıyadır.

X. asrın başlarından itibaren küçük topluluklar dünya ve insan hakkındaki nazari bilgileri çoğaltmaya teşebbüs ettiler. Bu bilgiler eski medeniyetlerden gelen Latince eserlerdeydi. Bu meraklı insanlar Arapların eski dünyadan kalan bu eserleri dillerine çevirdiklerini öğrenmişlerdi.

Yavaş yavaş bu eserlerin Latinceye çevirileri görünmeye başladı. Arap ilminin hazineleri İngiltere’ye, Loren’e, Salerno’ya, bilhassa temasların daha kolay gerçekleştiği İspanya’ya yayıldı. Tercüme işi gelişti ve entelektüel faaliyetn bellibaşlı merkezlerinden biri olan Toledonun 1085 de düşüşünden sonra teşkilatlanıldı.

Şüphesiz ki arap yazmalarında aranan hiçbir suretle İslam veya İslam dünyası hakkında bir imaj değildi, tabiat hakkında objektif bir bilgiydi. Bununla beraber bu bilgiyi sağlayan Müslümanlarla ister istemez tanışılmış oluyordu. Eserlerinden faydalanılan mütercimlerle de, yakın bir muarefe kurulmuştu. Bunlar Mozaraplar, bazen da Müslüman dünyayı iyice tanıyan Yahudilerdi.

İslam dünyası hakkında daha sıhhatli bir bilgi ister istemez yayılacaktı bu yoldan. Nitekim XIII. Yüzyılın ilk yarısında objektif bazı müşahedelere rastlıyoruz. Bunlar eğlendirmek için yazılmış bir sürü masal yığını arasında dikkati çekmektedirler. Bu iddiamızı ispat eden bir yazar Pedro Alfonso’dur. Huesca’da vaftiz edilen (1106) bu zat, bir İspanyol yahudisiydi. İngiltere hükümdarı birinci Henry’nin doktoru oldu. Astronomi hakkında eserler çevirdi. Hz. Muhammed ve İslam’la ilgili objektif bilgiler veren ilk kitap da onun eseri.

Bir yandan İslamiyet’e karşı duyulan merak, bir yandan da İslam’ın ilmi mirasına karşı gösterilen ilgi...

TAHLİLİN ALINDIĞI ADRES İÇİN TIKLAYIN>>>

Yorumlar