FETHULLAH TOPAL - SÂMİHA AYVERDİ VE DÜNYANIN SIRRINI DÜŞÜNMEK

“1,5 yaşımdan beri hayatımı safha safha hatırlarım. Kendime gelmeye başladığım zamanda dünyanın sırrını düşünmeye başladım. Düşünmek ihtiyacı en büyük zevk oldu bana.”(Sâmiha Ayverdi)

Sır. Dünyanın sırrı. Nedir dünyanın sırrı? Kimler vakıf olur bu sırra? Ne kadar süre yola revan olunur da varılır “Sır Menziline”? Her çıkan varmış mıdır? Çıkmayan varabilir mi?

Sâmiha Ayverdi hayatını, dünyanın sırrını anlamaya adadığını söylüyor. Bizde bu sır yolculuğunu, Sâmiha Ayverdi’nin serüvenini sizlerle paylaşıyoruz.


Sâmiha Ayverdi 1905 yılında İstanbul’da doğduğunda Payitahtda hareketli günler yaşanıyordu. Farklı birçok ideolojik ve siyasi olay ile 600 yıllık Devlet-i Âli dünyanın yaşadığı buhranlardan nasibini almış ve bu çağın çağrısını oluşturmak iddiasına biraz uzak kalmıştı. Fakat bu söz söylemek hakkının bittiği anlamına gelmiyordu. Münevver şahsiyetlerin dumura uğramış olduğunun ispatı da değildi. Hatta bu bir fırsata dönüşebilirdi. Ve bizler millet olarak bu badireleri atlatacak olan fikirleri üretecek onlarca mütefekkir şahsiyeti tarihin doğurduğuna şahit olabilirdik. Öyle de oldu. Osmanlı’nın bir tebaası olarak dünyaya gözlerini açmış nice abide mütefekkir son nefeslerini verirlerken Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı idiler. Sâmiha Ayverdi bunlardan birisiydi.

Şehzadebaşı’nda başlayan hayat serüveninin 1,5 yaşından sonraki zamanlarını hatırladığını söyler Sâmiha Ayverdi. Sâmiha Ayverdi, annesi ve babasının dünyasını anlamak, bu dünyalardan nasibini almak için hep merak dolu bir zihin ve öğrenmek arzusu ile dolu bir kalp taşır.

Anne Fatma Meliha Hanım mânaya yatkın, rikkatinden hiçbir zaman vazgeçmeyen, müşfik bir kadındır. Baba Yarbay İsmail Hakkı Bey askerdir. Yüzü mâna âleminden ziyade hayata, koşuşturmaya dönüktür. Neşelidir. Bu iki farklı dünyadır işte. Anne ile babanın dünyası farklı iki âlemdir.

Anne, samimi bir derviş, baba, selamlık sohbetlerin müdavimi bir askerdir. Hangi dünya daha çok çekiyor kendine Sâmiha Ayverdi’yi? Sâmiha Ayverdi hangi dünyanın büyüsüne kapılacak? Bir Dünyadan Bir Dünyaya yolculuk var. Fakat hangi dünyadan hangi dünyaya?

Sâmiha Ayverdi küçük yaşlarından itibaren babası ve babasının arkadaşlarının sohbetlerine katılır. O sohbetlerin içeriği, o sohbet odası ve o arkadaşlar bir müddet sonra esrarını kaybeder.

Mâna âlemi ile müştegıl anne ve dayılar dünyası daha çok çeker Sâmiha Ayverdi’yi artık. Bu keşif yolculuğunda, annesinin mürşidinin sohbetlerinde refiki Semihâ Cemâl’dir. Semihâ Cemâl, Sâmiha Ayverdi’nin büyük dayısının kızıdır. Bir kardeşten ötedir ikili. Acıyı, tatlıyı birlikte yaşarlar. Semihâ Cemâl herhangi bir varlıkta, o varlığın şahsî kıymetini değil, bu vücuda vücud verenin sun'unun (kudretinin, tesirinin) görülmesinin önemini vurgular. Fakat Semihâ Cemâl erken yaşta vefat eder. Henüz otuzlu yaşlarının başında vefat eden Semihâ Cemâl’den sonra Sâmiha Ayverdi’yi derin bir hüzün kaplar. Artık kim yazacaktır? Semihâ Cemâl’in boşluğunu kim dolduracaktır? Bu soruyu mürşidine sorar ve aldığı cevapla yazı hayatına başlar Sâmiha Ayverdi.

Sâmiha Ayverdi “Aşk Budur” romanı ile yazı hayatına başlar. Ve bu romanın akabinde üst üste romanları yayımlanır. Romanlarında entrikalar, ihtiraslar, muhteris karakterler yoktur. Bir fikir ve her dem hikmet dolu telkinler vardır Sâmiha Ayverdi romanlarında. Tasavvuf bütün eserlerine sirayet etmekle birlikte romanlarında içten içe hep hissettirilir. Sâmiha Ayverdi yeni bir söyleyiş tarzı ile tasavvufu anlattığından yitik bir hazineyi bulmuş ve buldurmuş gibidir. Kullandığı dil İstanbul Türkçesidir. Naif bir dildir. Harikulade bir tasvir yeteneği ile anlattığı her şeyin adeta resmini çizer.

Dil konusu Sâmiha Ayverdi’de önemli bir ayrıntıdır. Dilden topyekûn, yabancıdır denilerek, kelimelerin atılmasından hep bir üzüntü duymuştur. O dilin doğasına bırakılması gerektiğini, dilden çıkması gereken kelimelerin de dilde kalması gereken kelimelerin de hatta yeni üretilecek kelimelerin de dilin doğası içinde zamanla gerçekleşmesi gerektiğini savunmuştur. Kendisi de kelime seçiminde oldukça hassastır. Köksüz kelimeleri kullanmaz. Bir hikâyesi olmayan kelimelerin yazılarda eğreti durduğuna inanır.

Aşk Budur ile başlayan romanları bir birini takip eden tam 8 romandan oluşur. Bular sırasıyla; Aşk Budur (1938), Batmayan Gün (1939), Ateş Ağacı (1941), Yaşayan Ölü (1942), İnsan ve Şeytan (1942), Son Menzil (1943), Yolcu Nereye Gidiyorsun (1944), Mesih Paşa İmamı (1948) dır.

Art arda gelen bu romanlardan sonra kendisine: “Romanlarınızı kolay mı yazıyorsunuz?” diye sorulduğunda, “Herhalde kolay yazıyorum ki her sene bir romanım çıkıyor” demiştir.

Sâmiha Ayverdi bu romanların akabinde artık daha ziyade tarihi, kültürel eserlere yönelmiş ve vaktini maarif davamız da dâhil medeniyetimizin temel taşlarına ayırmıştır. Ve bu alanlarda uzun mesailerin neticesinde her biri kendi alanlarında kıymetli onlarca eser ortaya koymuştur.

Her alanda ortaya koyduğu onlarca eserden telif almamıştır Sâmiha Ayverdi. Dünyanın sırrını düşünmek ve bu sırlı yolculuk sırasında edindiklerini, tecrübelerini herhangi bir maddi gaye için değil rıza-i ilahi için yazmıştır.“Bil ki, para gâye değil vâsıtadır. Eline bu vâsıta bol bol geçtiği takdirde onu hayırlı işlerde kullan” diye de hem yakınlarına hem kendisine “Sâmiha Anne” diyen taşralı gençlere, nasihatlerde bulunmuştur.

Nasihatlerin karşıdaki insanda bir etkisinin olabilmesi elbette söyleyenin eylemi ile söylediği arasındaki uyumda saklıdır. Bir ömür nasihat etmek, karşıdakine nasihat olunan davranışların, nasihati alan kişi tarafından yapılacağı anlamına gelmez. Peki nasıl olur? Para gaye değil diyen birinin masivaya meyletmesi, eşyayı dilemesi sözlerinin büyüsünü bozar mı? İstikamet üzere yaşamak zor mudur?

İstikamet üzere yaşamak zordur. Söylediğini yapması insanın erdemlerin en büyüğüdür. İnsanın başkasına ayna olması, hoca olması, hocanın ayna olması öğrencisine önemlidir. İnsana nereden geldiğini nereye gideceğini hatırlatması hocanın önemlidir. Bu hatırlatma telkinle, yalnızca telkinle, olmaz. Yaşamak ile olur. Sâmiha Ayverdi’nin nasihatlerine kulak kabartan öğrencilerinin ortak kanısının geçen zaman içerisinde tam olarak bu olduğunu görüyoruz. Öğrencileri Sâmiha Ayverdi’nin söylediklerini eylediklerini bildikleri için kıymetli buluyorlardı.

Sâmiha Ayverdi evvela gençlere, taşralı gençlere önem veriyordu. Zamanını onlara ayırıyor. Vaktinin kendine ve ailesine mahsus kısmından feragat edip tüm o gençlere randevu veriyordu. Ve gençlere: “Siz öğrenmeye ne kadar haris iseniz biliniz ki ben sizden daha fazla öğretmeye harisim” diyordu. Öğretmek arzusu niçin bu kadar yüksekti Sâmiha Ayverdi’de?

Sâmiha Ayverdi vatanına yapabileceği en büyük hizmeti, geçmiş ve gelecek arasında bir köprü kurmak olarak görüyordu. Bu göreve memur olmak bu vazifeyi üstlenmek Sâmiha Ayverdi’nin öğretmeye haris, anlatmaya haris olmasını sağlıyordu. Anlatarak, öğreterek günümüzü mazi ile barıştırmak… Ne büyük bir amaç… Ne güzel bir erdem… Sâmiha Ayverdi’ye göre geçmişi topyekûn silip atmak ya da geçmişi aynen yaşamak hatadır. “Maziyi kalıbı kalıbına yaşamak bir ölüden hayat beklemektir. Topyekûn silip atmak diri diri mezara gömmek ve üzerine kürek kürek toprak atmaktır.”

Sâmiha Ayverdi edebi, tarihi, fikri çalışmalarının ötesinde toplumun bütün meseleleri üzerine eğilmiştir. Yer yer endişe duyduğu konularda döneminin siyasilerine, yöneticilerine fikirlerini, mektuplar aracılığı ile iletmiştir. Süleyman Demirel ve Turgut Özal’a yazdığı mektuplar bunlardan bazılarıdır.

“Bugün Türkiye’nin maariften daha önemli bir meselesi yoktur. O hallolduğunda her şey kendiliğinden hallolacaktır”diyen Sâmiha Ayverdi Maarif davamız ile de ilgilenmiş bu hususta kimlerin üzerine nelerin düştüğünü tek tek dile getirmiştir. Bu konuda meraklılarına geniş ufuklar açacağına inandığımız “Milli Kültür Mes’eleleri ve Maarif Davamız” adlı Sâmiha Ayverdi eseri eğitimcilerin yeniden ve yeniden dikkatini çekmelidir.

“En büyük hüner iyi insan olabilmektir” düsturunca yaşayan Sâmiha Ayverdi 1993 yılında 87 yaşında hayata gözlerini yummuştur.

Sâmiha Ayverdi’nin hem taassuptan kurtulmuş bir mümin hem milletini ve memleketini seven bir “iyi insan” hem de medeni bir yaşam süren insan profili arzusunun her dem bütün necip milletimizde diri kalması dileklerimizle…

ESERLERİNDEN ALINTILAR

“...Kapını aç, kapını aç ... Sana geldim, kapını aç...

Bu dünyadan o dünyâdan, aldım boyum ölçüsünü...
Ezel, ebed arasında, nice eyyâm gezip tozdum...
Sığamadım dü-âleme, sana geldim, kapını aç...
Yoldaşım var, çift kişiyim, günâh benden hiç ayrılmaz.
Tek değilsem N’olur sanki? Yer gök sığmış o kapıya...
Bizi de al kapını aç, kapını aç... Kapını Aç...”
Hancı’dan

“...Hepimiz, kâinat kitabı içinde bir yazıyız ve dünyâya, kendi vücûdumuz suâlinin ifâde ettiği manayı çözmek için gönderildik...”
Dile Gelen Taş’tan

“...Ben geceyim, gün isterim. Ben ateşim kül isterim.
Ben şiirim vezn isterim. Ben dertliyim, şifâmı ver.
Parça değil, tam isterim. Tükenmişim çâremi bul, bütünleşmiş can isterim.
Yusufçuk’tan
“...İnsan, ancak hayvanların yapamayacağı şeyle iftihâr etmekte haklıdır. O da bilgi ve aşktır. Bu varlığın evveli de aşk, sonu da aşktır.“
Aşk Budur‘dan

“...Bu aşk, beni ve kâinatı yaratan aşk...İşte ben ona gizlendim. Ben onun bağrına kaçtım ve saklandım. Ey sen, ey benim ve cihânın tek varı, tek aşkı olan sen!

Bak, yüzüme bak...Gözlerime, seni çalmış gözlerime bak ve kendini gör. Senden başka görülecek şey, senden başka tapılacak vücud, senden başka güzellik, hayat ve kudret yoktur.”
Mâbedde Bir Gece’den

“...Servet, saltanat, nesep, haseb ve unvan, bu âlemde birer kalp akçeden başka bir şey değildir.”
Yaşayan Ölü’den

“...İçi tımar olmamış kimse ister âlim, ister hâkim, ister sanatkâr ne kıyafette olursa olsun kâmil değildir. Kâmil insan, kendi kendinin âmiri,eninin nâzımı ve irâdesinin sahibi sahibi olandır.”
Son Menzil’den

“...Hakikat denilen tılsım, gökyüzünde uçuşan kuşlar gibidir. Onları avlayacak silâh, yollarına kurulacak ökse olmadığı için çok defa bir görür bir kaybederiz...”
İstanbul Geceleri’nden

“...Bizim bütün sıkıntımız, muhafaza etmemizgereken tarihi ve milli değerlerimizi ziyan etmemizdir. Biz, bahâ biçilmez bir hazineye sahip olduğumuz halde onun içinde kapalı kalıp açlıktan ölen milyarderler gibiyiz...”
Milli Kültür Meseleleri Ve Marif Davamız’dan

“...Türk milleti, kaybetmiş olduğu milli şuurunu ve kendi dilini, bu iki temel kuvveti yıkıp mağlup etmeyi planlamış bulunan hasımlarından geri almak zaferine erişmeye mecburdur...”
Yunus Emre Ve İlahiler’den

“...Milletleri yaşatan ve yükselten sihirli kuvvet, o milletleri ayakta tutan ve yücelten milli ve manevi değerler manzumesinin bir arada ve aynı potada karışıp kaynaşmasından doğar. Bunlardan yoksun ve habersiz toplumların milli ve manevi bütünlüklerini korumaları mümkün değildir...”
Milli Kültür Meseleleri ve Maarif Davamız’dan

“...Mazi, akıl danışılacak ve en doğru sözlü ve tecrübeli bir dosttur. Şu halde bu gün de, kuvvet, şevk ve hayat kaynağımızın kendi öz değerlerimiz olduğunu unutmamak, bizim için bir ölüm kalım macerası olsa gerek...”
Hatıralarla Başbaşa’dan

“...İnsanların yaka yakaya çekişmeleri, gerçekleri koyup bâtıllara gönül bağlamaları, hakikati delalet,delaleti hakikat zannetmeleri, idrak sağırlıkları, bayağılıklar, basitlikler ve adilikler ile küçük düşmeleri, hülasa fert olarak cemiyet olarak dünyayı cehennem haline getirmeleri hep ruh ve nefs savaşının nefs lehine tecelli edişindendir...”
Hatıralarla Başbaşa’dan

“...İslâm, dünyanın direğidir. Onun için müslüman dünyasının salahı ve uyanışı, kainatın salahı ve uyanışı; kargaşalığı ve fesadı ise kainatın kargaşalığı ve fesadıdır.”
Kölelikten Efendiliğe’den
“...Ümitsizlik, Allah’ın kerim ve rahim sıfatlarını inkar etmek olur ki, bu da bize asla yakışmaz. Her şey Hakkın iki kudret parmağı arasındadır. İstediği an, bir vesile ile celali cemale çeviriverir. Yeter ki, biz buna müstehak olalım...”
Mektuplardan Gelen Ses’ten

“ ...İman, ihlâs ve aşkın dünyada tasarruf eden tek kudret olduğunu şu insanoğlu bir bilse, ne nizâ kalın ne kavga...”
Rahmet Kapısı’ndan

“...İnsanları sevelim ve onlara sevginin icap ettirdiği lütfu, merhameti, şefkati ve dostluğu gösterelim...”
Hatırlarla Baş Başa’dan

“...Eğer cemiyet olarak seviyelenmek ve değerlenmek istiyorsak, alâka merkezlerimizi evvela kendi kıymetlerimizin peşine düşürmek zorundayız.”
Milli Kültür Mes’eleleri ve Maarif Davamız’dan

“İnsanoğlu, yaptığı ve yapmak istediği bir hayrı maddî ve manevî bir kazanç için değil, sırf Allah rızası için yapacak olursa, ancak o zaman yapmış olduğu iyiliğini, bedeli mukabil satmak gibi bir şâibeden kurtararak sâfiyetine halel getirmemiş olur...”
Makaleler’den

VASİYETİNDEN


Ölçün doğruluk olsun, aleyhinde dahi olsa doğruyu söylemekten çekinme.
Haksız olduğun bir mes’elede, haklı olduğuna kendini inandırmaya çalışma.

İnsanların kusurlarını gözünde büyütme. Arkadaş, dost, meslektaş ve yakınlarının kabahatlerini değil, meziyetlerini görmeye çalış. Kusurlarını ararsan, onlar da sende arar ve senin bulduğundan fazlasını bulurlar.

Arabulucu ol, arabozucu olma. İyilik yapmak için fırsat gözle. Bulamazsan icâd et. Zirâ kula hizmet, Hakk’a hürmet ve ibâdettir.

Kendinden evvel başkalarını düşünmek seviyesine ermeni çok isterim. Bu olmazsa kendin kadar; bu da olmazsa kendine yakın düşünmek de bir nimettir.

Kararlarında aceleci olma. Hükümlerini teennî ve basîretle vermek bahtiyarlıktır.

Gayeli ve kararlı adam ol. Gel-geç tabiatlıların ideallerine eriştikleri görülmemiştir. Onun için azimli ve sebatkâr ol ki, tuttuğunu koparasın. Herhangi bir mes’eleyi huşûnetle değil sükûnet ve hoşlukla halletmeyi âdet et. Onun için Resûlullah Efendimiz: “Allah, güzeldir, güzeli sever” buyurmuşlardır.

Sâkin, mülâyim ve hesâplı konuş. Ağır, kırıcı ve geri dönülmez sözden çekin. Vekârlı ve haysiyetli ol, fakat alıngan olma.

"Öfke gelir göz karartır Öfke gider, yüz kızartır" diyen, ne doğru söylemiştir. Onun için, sonradan pişmanlık verecek sözden ve hareketten şiddetle kaçın.

Büyüğe, küçüğe saygılı ol. Hürmet et ki hürmet göresin. Lâtifelerin lâtif olsun. Kalb, Allah’ın nazargâhıdır. Kırmaktan şiddetle sakın.

Bil ki, para gâye değil vâsıtadır. Eline bu vâsıta bol bol geçtiği takdirde onu hayırlı işlerde kullan.
Sabırlı ve hazımlı ol. Allah şikâyeti sevmez. Dâima şükret, güçlükleri kolayından al, rahat edersin.
Evlatlarının bedenleri kadar ruhlarını da besle. Onlar sana Hakk’ın emanetidir. Bu emâneti kurda kuşa kaptırmamaya dikkât et.

Anana, babana, kardeşine, hâsılı bütün ailene mûti, sâdık ve yardımcı ol. Cenâb-ı Resulullah: “Cennet anaların ayakları altındadır” buyurmuştur. Cenneti yalnız âhiret âleminde aramak, akıllı insan kârı değildir. Dünyada da cennet vardır. Bu, huzur ve kâlb cennetine girmeye çalış.

Sana korku, ümid veya herhangi bir menfaatle bağlanan dünya dostlarına güvenme. Hak nâmına garazsız, ivazsız dostluğunu arz etmiş olanları ise, kusurları olsa da, bağrına bas, onlardan kopup ayrılma ve kendi kendine; “Benim kusurlarım onlarınkinden çoktur” diyerek hoşgör.

İnsanlar, kendi hayatları binâsının mimârıdırlar. Bu binâyı kurmak husûsunda gösterecekleri ustalık veya acemilik, onları mes’ud veya bedbaht eyler. Gayret et ki, hayâtını kurarken sana saâdet ve huzur getirecek iyilik, güzellik, hak, hakîkat ve fazîlet malzemesini kullanmak hünerini gösteresin.

Allah yardımcın olsun.

KAYNAKLAR:


1. Ayverdi, Sâmiha, Bir Dünyadan Bir Dünyaya, Kubbealtı Neşriyat

2. Ayverdi, Sâmiha, Ezeli Dostlar, Kubbealtı Neşriyat

3. Ayverdi, Sâmiha, Hatırlarla Baş Başa, Kubbealtı Neşriyat

4. Ayverdi, Sâmiha, Milli Kültür Mes’eleleri ve Maarif Davamız, Kubbealtı Neşriyat

5. Ayverdi, Sâmiha, Rahmet Kapısı, Kubbealtı Neşriyat

6. Ayverdi, Sâmiha, Kölelikten Efendiliğe, Kubbealtı Neşriyat

7. Ayverdi, Sâmiha, Aşk Budur, Kubbealtı Neşriyat

8. Ayverdi, Sâmiha, Yaşayan Ölü, Kubbealtı Neşriyat

İNTERNET KAYNAKLARI:

1. Sâmiha Ayverdi Belgeseli, https://www.youtube.com/watch?v=nq25erQ8hSI

2. Sâmiha Ayverdi’nin Hayatı, Eserleri, Fikirleri, http://www.samihaayverdi.org/hayati-fikirleri-eserleri.html

3. Sâmiha Ayverdi Eserlerinden Seçme Metinler, http://mufiddergisi.blogspot.com.tr/2016/08/samiha-ayverdi-eserlerinden-secme.html




Yorumlar